AHMAK ISLATAN
“Her şikâyet şükrü anlatır!" der Mevlâna.
İnsanın dağa benzediğini, dağın aldanamayacağını da...
Aldanmak iyi gelir oysa.
Bir söz, bir dokunuş, güzel bir gülüş, bir yan bakış, çalımlı bir edayla göz süzüş; güneşli bir hava, sağlı sollu ağaçların üzerinin doğal bir çatı gibi olduğu her yeri bembeyaz karla örtülmüş bir sokak...
Ahmak ıslatan yağmuru bu yüzden severim.
Aldatıcıdır, incecik, cansız yağmur taneleri... Yürüdükçe ıslanırsınız. Islandığınızın farkına bile varmazsınız.
Ahmakça ıslanırsınız... Ahmakça ıslanırım... Olsun...
Gökyüzünün lütufkârlığıdır üzerinize düşen yağmur taneleri.
Zaman da böyledir. Ahmak ıslatan yağmur gibi; geçer geçtiğini anlamayız zamanın. Aldanışlarımız birikir. İnsana inanmışızdır... Bir güle uzanmışızdır... Bir ağaca yaslanmışızdır... Bazen kelimelerin efsunlu varlığını bir heykeltıraş gibi yontarak kendimize, kendimizi iyi hissettiren öyküler çıkarmışızdır... Yetmemiş romanlar yazmışızdır... Yetmemiş birka
ç dizelik şiirlere yatırmışızdır sözleri. Şarkılar bestelemişizdir; hem de sadece sekiz sesten milyarlarca ezgi derlemişizdir.
"Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar,
Ruhların içindeki müzikle karşılıklı!" Sezai Karakoç
Sevmişizdir. Hatta ahmakçasına sevip, el ele birkaç adım atabilmek uğruna hayatı bile bir kenara itivermişizdir. İnatla nasıl başladıysa öyle gitsin istemişizdir.
"Her insan içinde bir oda taşır!"
Ne vardır bu odanın içinde? Ne yok ki; Kafka'nın içindeki odada DÜNYA vardır; zira "dünya ile arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol!" der ama tek bir damla taşmaz, tek damlaya da yer yoktur ve Kafka huzursuzdur.
İçimizdeki oda!
Bomboş olduğunu düşünelim içimizdeki odanın. Mevcut aklımız ve duygularımızla nasıl döşerdik bu odayı? Kapıdan girişte elini bile tutmaya çekindiğimiz sevgilimiz mi olurdu bizi bekleyen, yoksa toprak bir saksı içinde büyütülmüş ve girişi kaplamış, daha kapı açılır açılmaz içimizi ferahlatan bir hanımeli mi?
Bir fotoğraf olurdu beklide: Oldukça eskimiş, eskidikçe fotoğraftaki gerçek insan gidip yerine masalsı biri gelip kurulmuş. Kim olurdu bu fotoğraftaki; annemiz mi, babamız mı, çocuğumuz mu?
Bir gitar mı olurdu kapıdan girişte ilk görünen yere konulmuş bir masanın üzerinde, yoksa duvarda asılı bir saz mı; belki de bir piyano?
İçimizdeki odanın duvar rengi sarı mı? Belki de mavi, ya da kırmızı veya siyah yahut bembeyaz...
Aydınlatması nasıl olurdu peki: Mumla mı, gemici feneriyle mi, bugünkü modern aydınlatma şeklinde mi?
Ya koltuklar... Koltuk olur muydu içimizdeki odada yoksa bir kilim veya minder mi?
Kimin olmasını isterdik bizimle birlikte bu odanın içinde, çünkü bir olan kırılır!
Annemizin kokusunu mu taşımalı oda? Bir köşesinde babamız mı oturmalı? Kardeşler yani bir aile mi olmalı o odada? Belki bir eş, halden anlayan!?
Yalnız da olabiliriz. Her duvarında, her eşyasında onlarca hatıranın capcanlı varlığıyla; yapayalnız. Öyle ya her eşyanın bir öyküsü olduğuna inanırım. Mesela bir vazo: İlk kez aldığım bir çiçeği vazo olmadığı için büyükçe bir su bardağının içine sıkıştırmıştım ama çiçekleri o bardağa sığdırmaya çalışırken elim kesilmişti ve kendimi mutlu etmeye çalışırken nasıl da canımı yakmıştım.
Ya da bir çerçeve, içinde en sevdiğim dostlarımla lise yıllarında çektirdiğimiz bir fotoğraf. Beni yıllar öncesine götüren...
Belki de bomboş bir oda olmalı: İnsana dinginlik veren. Ne duvarlarında bir resim, ne dağınıklık; sade, sade olduğu kadar derin ve derin olduğu kadar da huzur verici bir oda...
"Her insan içinde bir oda taşır!"
Belki de içimizde bin oda vardır, kim bilir ama şu bir gerçek ki, bir veya bin tane oda da olsa o oda nasıl istiyorsak öyledir.
ŞİKÂYET ETME ŞÜKRET- ALİ ULURASBA
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


















