Okumaliyim Com Gençlik Okuma Platformu

Monday
May 21st
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Kitaplardan Seçme Yazılar

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Başlık size çok mu tuhaf geldi? "Ne alakası var kitap okumakla sıkıntı gidermenin?" dediğinizi du­yar gibi oldum. Kitap okuma sevdasına tutulmuş, bilgi pınarlarından su içmiş yüzlerce insan bu ger­çeği bilir. Buna inanmanız için bu duyguyu yaşa­manız gerekir.

Her insanın hayatında çok canınızın sıkıldığı belli başlı dönemler vardır. Bunlar bazen kişisel se­beplerden, bazen hayatın getirdiği keskin virajlar­dan, bazen ailenizden, bazen iş arkadaşlarınızdan kaynaklanan sıkıntılardır.

Üniversite yıllarımda özel hayatımda yaşadı­ğım bazı sıkıntılardan dolayı psikolojik olarak çok sıkıntı yaşadım. Bir dönem öyle bunaldım ki iştah­tan kesildim. Yemek yiyemez oldum. Göğüs kafesinizin tam ortasında çok büyük bir ağırlık hisseder­siniz, nefesiniz daralır ve "şimdi ne yapacağım?" der gibi boş boş etrafınızı seyredersiniz. Ülser hasta­lığı zaten tam bu dönemde bulur sizi. Çünkü ülserin bilinen en önemli sebebi sıkıntılardır. Ama toplu­mumuz bunu eksik biliyor veya yanlış yorumluyor. Çünkü dert insanı yıkmaz, olgunlaştırır. İnsanı yıkan şey derdini dert etmektir.

Üniversite yıllarında yaşadığım sıkıntılarda benim en büyük destekçim kitaplarım oldu. Ama o zamanlar bunu farkında değildim.

Erkeklerin hayatlarında yaşadığı en sıkıntılı dönemlerinden birisi de askerliktir. Özellikle üni­versite mezunları için askerlik hep sorun olmuştur. Birçok genç sadece askerliğini ertelemek için Açıköğretim fakültesine kayıt yaptırıyor! Askerlik­ten kurtuluş yok! Ama en azından birkaç yıl ertele­miş oluyorlar.

Üniversite mezunları için askerlik, çeşitli se­beplerden dolayı daha büyük bir dert! Yaşlarının ilerlemiş olması, evlenmek için hazırlık yapıyor ol­maları, iş hayatında yeni tutunmaya başlamış olma­ları, kendilerinden çok daha küçük insanlarla aynı ortam ve şartlarda yaşamak zorunda kalmaları gibi birçok sebep Üniversite mezunlarım askerlikten uzak tutar.

Bir çok üniversite mezunu askerliği ertelemek için Yüksek Lisans'la uğraşmak zorunda kalır!? Biz Üniversite son sınıf öğrencisiyken, okulu uzattığı için zaman zaman bizimle derse giren bir arkadaş vardı. O arkadaşın da sınıfta olduğu bir gün hoca­mız

Üniversite bitince ne yapacağımızı sordu. Her­kes bir şeyler söylüyordu. Sıra o arkadaşa gelince "Hocam ben Yüksek Lisans yapacağım." dedi. Tabii ki hocamız şaşırdı. Çünkü Yüksek Lisans gerçekten okumayı, araştırmayı seven öğrencilerin uğraştığı ve ilgilendiği, akademik kariyer yapmayı sağlayan bir alandır. O arkadaşımızın da dersle pek ilgisi yoktu. "Hayırdır!" dedi hocamız. "Sen pek okumayı sevmezdin?" O arkadaş önce güldü sonra hocamıza bakarak "Askerlik sıkıştırdı hocam!" dedi ve devam etti "Ya hocam! Bu askerlik beni profesör yapacak!" Hem hocamız hem de tüm sınıf güldü tabii ki.

Bende birçok üniversite mezunu gibi iki sene askerliğimi erteledim. Her gencin mutlaka askerlik yapmak zorunda olduğuna katılıyorum. Kim ne derse desin askerlik "vatan borcu"dur. Ancak şu bir gerçek ki "Askerlik kolay olmuyor bizim için." Bü­yük bir kısmı 20 yaşında olan, ülkenin her köşesin­den, her ırktan, her kültürden insanın bir araya geldiği ve birlikte yaşamak zorunda olduğu bir yerdir asker ocağı.

Askerden önce de sürekli kitap okuduğum için giderken çantama on tane kitap koydum. Kitap okumadan duramayacağımı iyi biliyordum. Zama­nım olup olmayacağını bilmiyordum sadece. Ama askerlik yaparken daha iyi anladım ki, insan istedik­ten sonra her şartta okumaya fırsat buluyor.

Kırk beş günü Burdur'da, kalan kısmı da Kıb­rıs'ta olmak üzere yedi aylık askerlik sürem de kırka yakın kitap okudum. Akşamları herkes koğuşuna çekilir. Kimi şiir yazar, kimi mektuplarını okur, ki­mileri de gazino da televizyon izlerdi. Ben genelde kitap okuyarak zamanımı değerlendirmeye çalışır­dım.

Bazen arkadaşlar askerlikten bahset deyince "Anlatacak fazla bir şeyim yok. En güzel iki tarafı vardı. Birisi teskere almak, diğeri de kırk tane kitap okumuş olmamdı." derim.

Askerde bazen öyle günler öyle anlar olur ki bunalırsın. Boğulacak gibi olduğunuz zamanlar da ne yapacağınızı şaşırırsınız. Hiç kimse sizi anlamaz, hiçbir şey sizi teselli etmez.

Her insanda olduğu gibi benim özel hayatımda sıkıntılarım, acılarım ve özlemlerim vardı. Yürek yaralarınızın en çok kanadığı yerlerden biridir asker ocağı. Bunaldığım, boğulduğum zamanlar hep aynı şeyi yapardım. Bir kalp hastasının kalp krizi geçir­diği zaman ilacına sarılması gibi kitaplarıma sarı­lırdım.

Kitabımı elime alıp okumaya başlayınca hüzün bulutlarının dağıldığını hissederdim. Öylesine ra­hatlardım ki, hiçbir psikoterapist beni bu kadar rahatlatamazdı. Kitap okumaya başladığım zaman yaşadığım rahatlığı bana yaşatacak tek şey, o an elime askerliğimin bittiğine dair teskeremin verilmesi olurdu herhalde!

Montesquieu'nün "Okumak, benim için haya­tın verdiği acılara karşı eşi bulunmaz bir panzehir oldu daima... Çeyrek saatlik okumanın gideremedi­ği sıkıntım olmamıştır." sözüne en çok askerde hak verdim. Bugün hala aynı şeyi yapıyorum. Çok sıkıl­dığım zaman kitaplarıma sarılıyorum. Sürekli oku­duğum için sıkılmaya zamanım da olmuyor!

Okuyun!

Hayattan keyif almaya başlarsınız.

OKUYORUM O HALDE VARIM-SAİT ÇAMLICA

Göz izinin izi

Göz izinin izi

Göz izinin izi

Biz bir duyguyu duygu olarak kavramak, yani duyarak anlamak isteriz; o duyguyu dilde temsil eden herhangi bir sözcüğün kökleri­ni karıştırmakla değil. Çünkü sözcüklerin kökeninde bizi bekleyen açıklık, duygunun kendi açıklığı değil, aksine duygunun dil düze­yindeki açıklığıdır. Duygulanmış duyarız ve fakat onları sırf duygu olarak duyuramayız; bütün yaptığımız birtakım alâmetler aracılığıy­la duygularımıza işaret etmekten ibarettir. Meselâ dilin sayesinde duygularımızı ifade; yüzümüzdeki değişimlerle ise bu duyguları bel­li ederiz.

Bizse utanma (iffet ve hayâ) duygusunu sırf duygu olarak tanı­maktan sozediyorduk; ulaşmak istediğimiz duygunun kendisini tanı­maktı; onun temsillerini, alâmetlerini ve misallerini değil.

Duyguyu duyarız, yani herhangi bir hâlle halleniriz. Duyduğu­muz duygunun kendisidir. Duygunun kavramını zihnimizle kavrarız. Kavradığımız duygunun kavramıdır, kendisi değil. Herhangi bir duy­gu sözcüğünü (msl. Kin, nefret, sevgi", arzu sözcüklerini) ise işitip anlarız. İşitip anladığımız ne duygunun kendisi, ne de kavramıdır; sadece ilgili sözcüğün anlamıdır. Sözgelimi nefret etmedikçe nefre­ti; sevmedikçe sevgiyi tanıyamayız.

Duyguyu tanımak duymakla, duygulanmakla mümkün olabilir ancak. Duygularımızın ayrıca kavramına sahip olmamız gerekmez. Cesaret kavramına sahip olmayan cesur kimseler olabileceği gibi, cesaretin kavramına sahip korkaklar da olabilir. Hâli bilmek hâl sa­hibi olmayı, hâl sahibi olmak o hâlin bilgisini (kavramını) edinmeyi gerektirmez. Sözcüklerin bilgisi de tıpkı böyledir. Cesaret sözcüğü­nün anlamını (lisanen) bilen birinin, cesaret kavramını (zihnen) bil­mesi nasıl gerekmiyorsa, cesur (cesaret sahibi) olması da gerekmez. Sözgelimi şehvetin duygusuna da, kavramına da sahip olmayan bir çocuk, şehvet sözcüğünün anlamını pekâlâ (lisanen) bilebilir; akil olduğunda şehvet kavramını (zihnen), baliğ olduğunda ise şehvetin kendisini (fiilen) Öğrenebilir.

Bu bakımdan diyebiliriz kir Bir duyguyu, bîr hâli dil ve düşün­ce düzeyinde anlayıp kavramakla fiilen yaşamak arasında önemli bir fark vardır. Öyle ya, ere/em (fazilet) sözcüğünün kökenini araş­tırmak veya erdem kavramı üzerinde sayfalarca döktürmek için erdemli olmaya gerek yoktur. Erdemsiz kimseler erdemden dem vurmuyorlar mı? Ahlâksız kimseler ahlâk kitabı yazmıyorlar mı?

O hâlde bir düşünelim bakalım, biz kimin, reçeli, kavanozundan atamasına mâni olabiliriz ki? Hatta niçin mâni olalım ki?

Duyguları (zihnen) kavramakla da, (lisanen) anlamakla da duy­muş ve bu duygulan başkalarına duyurmuş olmadığımıza göre, duy­guların ifadesi nasıl oluyor da başkalarını etkileyebiliyor?

Evet, nasıl olup da bizler ağlayan biriyle ağlayabiliyor, üzülen veya sevinen biriyle üzülüp sevinebiliyoruz? Başka bir deyişle, duy­gularımız başkalarının duygularının hareketiyle nasıl olup da hare­kete geçebiliyor?

Hareket edebilecek, yerinden oynatılabilecek duygulara bizzat sahip olduğumuz için. Bir ağaç, görünürde, altında dilenen fakire acımaz. Keza bîr köpek de. Ama insan, duygulan olan bîr insan ancak, bir fakire acır. Belki garip gelecek ama hem de hiç düşün­meden acır. Düşünürse acımaz. Kötülük düşünülerek yapı tır, iyilik hissedilerek. Dolayısıyla iyilik anidir, oT bir anda hissedilir, duyulur ve o an içinde harekete geçer. Kötülük ise böyle değildir; zaman ister, hesap ister, bir süreç içinde vuku bulmak ister. O halde iyi­lik bir anda, kötülük ise bir süreç içerisinde gerçekleşen eylemin adıdır.

Bir daha düşünelim bakalım: Niçin kötüleri 'hesapçı' olmakla niteliyoruz?

Gayet basit: Hesap, zamanda olur da ondan!

Bazılarının tefekkür ile tahayyülü birbirine karıştırdıklarını şim­diden görür gibiyim. Şu kadarına işaret edebilirim kî: Düşünmek başka, hayal etmek daha başka. Hesap etmek ise bambaşka!

Hemen küçücük bir not: Duyularını ve aklı melekelerini hare­kete geçirenler asla hayal edemezler. Meselâ bir marangoz çalışır­ken, bir matematikçi ise problem çözerken hayal edemez. Etmeyi denerse ya elini keser, ya problemi yanlış çözer. Aksi de doğru. Hayallere dalmış bir sanatçı, duyularını kullanamadığı gibi, o sırada aklına çoktan izin vermiştir bile.

Bir kez daha yinelemekten niçin çekindim: Sanatçı şaşan, dü­şünür ise dalan adamdır. Şaşanlar ve dalanlar ne şaşkınlıktan, ne de dalgınlıklan sırasında kötülük yapabilirler. Bu taife kötülüğü an­cak şaşkınlıktan ve dalgınlıklan geçtikten sonra yapabilirler ki bu durumda artık uyanmış, uyanık sınıfına dâhil olmuş sayılırlar.

Şaşkınlar (sanatçılar) ve dalgınlar (düşünürler) şaşkınlıktan ve dalgınlıktan kurtulunca, yüzlerini kaybederler; sanatın ve düşünme­nin huzuruna da bir daha çıkamazlar; yüzleri kalmamıştır çünkü.

Vicdan azabının tanımını bilmenin ne yaran var sana, şayet içinde duymuyorsan sen onu?" demiş bir Atman yazarı. O hâlde yüzsüzlerin utanıp utanmadıklarını nasıl anlayacağız?

Anlayamayız! Yüzlerinde arayıp bulabileceğimiz bir göz izinden mahrum oldukları için anlayamayız.

Açıldı defter-i ehl-i melâmet, kayd olan gelsün

Çekenler nâm kaydın gelmesün, lâkayd olan gelsün

Sözün özü bu:

Nâm kaydın çekenlerde göz izi kalmaz!

Göz İzi-Dücane CÜNDİOĞLU

Üslûp Hakkında Bir Mülahaza

Üslûp Hakkında Bir Mülahaza

Üslûp Hakkında Bir Mülahaza

Çocukluğumda, hayalime gösterdiği yeni bir cihan man­zarasıyla kâh beni kendimden geçiren ve hayallere daldıran, kâh sinirlerime sevkettigi ürpermelerin kuvvetiyle gözlerimi zevkten yaşartan bir şiir mecmuasını, geçen gün, senelerden sonra tekrar elime alınca, acı bir hayret içinde kaldım:

Kitabın içindekiler, solan kaptan ve sararan kâğıttan fazla, daha çok fazla eskimiş, yıpranmıştı. Sanki gözle görülmez birta­kım manevi güveler, eserin ruhani maddesini kemirip toza dön­dürmüştü.

Şiirin çıkıntılarında göz alan eski aynalar sönmüş, aydınlıkların yandığı noktalarda, küçük karanlık çukurlar belirmişti.

Ölüm, bilhassa kitabın eskiden en çok yeniliğini yapan kısımlarını vurmuştu: Sıfatlar, teşbihler, istiareler(41) -böcek ko­leksiyonlarında, toplu iğne ile tutturulan ölü kelebekler gibi- sahifelerin sathı üzerinde, renkli birer naaş halinde duruyordu. Meğer bunlar, edebi eserin bozulmağa ve çürümeğe en müsait süsleri imiş! Daha dünkü şair, üslubuna sürdüğü alacalı renkler­le bir hafta içinde, soluk bir eski elbise zavallılığına düşerken, sı­fatsız, teşbihsiz, istiaresiz Homiros(42), saf bir billur piramidi gibi, hala güneşin ışıklarını güneşe aksettirip duruyor.

41 İstiare: Bir kelimenin manasını başka bir kelime için kullanmak.

42 HOMİROS: Oyada ve Odisse destanlarının yazan olan Yunan şairi.

Bize Göre-Ahmet Haşim

İlmin izzeti

İlmin izzeti

İlmin izzeti

MÂLİK BİN ENES (712-795) büyük bir âlimdi. Hadis ve fı­kıh alanında emsalsizdi. Uzun yıllar emek vererek hazırladığı Muvatta isimli hadis kitabı meşhurdur. Buna tam kırk yılını vermişti. Kendini ilme adayan İmam-ı Mâlik yüzlerce talebe ye­tiştirdi. Zamanın halifesi Harun Reşid (786-809), Emin ile Me'mun isimli oğullarını onda okutmak istemiş, bunun için onu saraya davet etmişti. Büyük bilgin bunu reddetti.

"İlim başkasının ayağına gitmez, ilmîn ayağına gelinir" ce­vabını verdi.

Harun Reşid, değil kızmak; istirhamda bulunarak oğullarını okutması için Mâlik bin Enes'e gönderdi. Buna rağmen Mâlik bin Enes şu şartı koymadan onları kabul etmedi:

"İki oğlunuz da medresemize girerken başkalarının omzunu itip geçmeyecek, nerede boş yer bulurlarsa orada oturup ders­lerini takip edecekler, bu şartla talebelerimiz arasına katılabilir­ler ey müminlerin emiri!"

Her iki şehzade İmam-ı Mâlik'in önünde diz çöküp ilim öğ­renmeye başladılar. Diğer öğrencilerden hiçbir farkları yoktu artık. Bir gün enteresan bir olay oldu. Ders halkasında bulunan Yahya Nişaburi'nin kalemi kırıldı. Me'mun yanındaydı. Kale mini uzattı. Fakat Nişâburî almadı. Me'mun onun bu gururlu tavrına oldukça üzüldü. Kim olduğunu sorup Öğrendi ve kita­bının bir köşesine not etti. Aradan seneler geçti. Me'mun halife (813), Yahya Nişaburî de ünlü bir bilgin oldu.

Devrine altın yıllar yaşatan Me'mun, ilmi ve ilim adamını korur, onlara büyük önem verirdi. Yahya Nişaburî'nin şöhretini o da duymuştu. Bu, kalem verip de gururundan dolayı alma­yan kimse değil miydi? Hâlbuki o insanlık namına kalemini vermişti, O ise reddetmekten çekinmemişti. Ama olsun, her şeyden önce bir âlimdi. Bu mesele yapılmamalı, ona gerekli de­ğer verilmeliydi. Onu Nişabur'a kadı tayin etmek istedi. Hatta bunun için Nişabur valiliğine bir yazı bile yazdı. Fakat Nişaburî bunu kabul etmedi ve:

"Ben" dedi, "Daha gençken verdiği kalemi bile kabul etme­dim. Yaşlandığım zaman mı verdiği kadılığı kabul edeceğim?" Me'mun, olgunluk gösterip bunu da içine gömdü.

"Peki, Öyleyse yerinize tanıdığımız ehil birini tavsiye edin!" diye haber gönderdi. O da bunu kabul edip bu iş için ehil birini tavsiye etti.

Aradan günler geçti. Yeni kadı Yahya Nişaburiyi ziyarete gitti. Onun tavsiyesiyle o makama geldiğini biliyordu. Ona te­şekkürlerini bildirecekti. Odasına girdiği zaman Nişaburî ayağa kalkıp onu karşıladı ve oturmakta olduğu minderi oturması için ona uzattı. Bu ağırlayış, alçakgönüllülük kadıyı duygulandırmıştı.

"Siz: her bakımdan üstadsınız!" demekten kendini alamadı. "Beni bu göreve tavsiye eden sizsiniz. Şimdi de bana bunca hürmeti gösteriyorsunuz. Sebebini öğrenebilir miyim?"

Nişaburî gülümsedi ve şu cevabı verdi:

"Ben sadece sizi tavsiye ettim. Ama size gelin de bu görevi kabul edin diye haber göndermedim. Şimdi şehrimizin kadısısınız. Bir kadı olarak size saygı göstermek Müslümanlığımızın gereğidir."

ALTIN SAYFALAR-Şaban DÖĞEN

BAŞKALARININ AYIPLARI İLE BESLENEREK YAŞAMA İMKÂNI YOKTUR

BAŞKALARININ AYIPLARI İLE BESLENEREK YAŞAMA İMKÂNI YOKTUR

BAŞKALARININ AYIPLARI İLE BESLENEREK YAŞAMA İMKÂNI YOKTUR

Başkalarının zayıf tarafları üzerine bina edilmiş zaferler geçicidir.Kalıcı zaferleri kendinizin kuvvetli tarafları üzerine bina edebilirsiniz.

Başkalarında gördüğünüz kusurların peşine düşmeyiniz. Öğrendiğiniz, şahit olduğunuz ayıpları Örtünüz. Saklayınız. İnsan olmanın, insanlığı kavramanın gereği budur.

İnsanları, ayıpları ile değerlendirmekten, onlar hakkında ayıplarına bakarak bir hükme varmaktan da kaçınınız. Her İnsanın ayıplan ile değerlendirildiği bir toplum düşününüz. Öyle bir toplumda hiçbir hedefin önemi kalmaz, hiç kimse huzur içinde yaşayamaz.

Ayıpları örtmekte gece gibi, güzel, iyi, faydalı işleri ortaya çıkarmakta gündüz gibi davranılmalıdır. Ayıp peşinde koşmak, bulunan ayıpları ortaya dökmek, bunu yapan için kâfi bir ayıptır. Kendisi için de başkaları mutlaka öyle davranacaktır.

Hedef adamı ruhunu canlı tutmak sorundadır. İnsanların ayıplarını ortaya döken birisinin ruhu canlı kalamaz, Başkalarının ayıpları ite beslenerek yapma imkânı yoktur. Şeref sahibi her insan başkalarının ayıplarını öğrenmekten üzüntü, bu ayıpları örtmekten, saklamaktan sevinç duyar.

Başkalarının zayıf taraflarının üzerine bina edilmiş zaferler geçicidir. Kalıcı zaferleri kendinizin kuvvetli tarafları üzerine bina edebilirsiniz.

İnsan olma sanatında çırak kalmış birisinin, başarılı olma sanatında usta olmasının bir kıymeti yoktur. Çünkü ayıplı mal satmak hileden başka bir şey değildir. Hileli sanat ise er geç ortaya çıkar ve sahibini mahcub eder.

Kendi içinde savaşılacak ordular bulunduğunu bilen birisi, başkalarındaki çetelerle uğraşmaz. Her insan, insanlığın ortak zaaflarından payına düşenle yaşar. Bu ortak zaaflardan birkaçının sizde uyuyor olması, size başkalarında uyanmış olanları teşhir etme hakkı vermez. Çünkü o zaaflar sizde de aynen vardır. Yapacağınız iş o zaafları uyandırmamak için gürültü yapmaktan kaçınmaktır.

Her insan kaza yapabilir. Şu ana kadar kaza yapmadan gelmiş olmanız, bundan sonra kaza yapmayacağınızın garantisi değildir. Başkalarının kazalarına güldükçe, başkalarının kazalarını ayıpladıkça, başkalarının gizli kazalarını ortaya döktükçe sizin de kaza yapma ihtimaliniz artar. Zaten ayıpları teşhir etmeniz başlı basına bir kazadır Ve teşhir ettiğiniz ayıptan daha feci bir kazadır. Ortaya döktüğünüz ayıp ne kadar büyükse sizin kazanız daima o ayıptan bir gömlek büyüktür.

Hele sizde mevcut bir kusuru başkalarında görüp de ortaya dökmek kadar "kasıtlı bir kaza" olamaz. Kendinizi, başkalarına uyguladığınız kanunlardan ayrı tutmanız öldürücü bir zayıflıktır.

Başkalarının ayıplarını dinlemek-Öğrenmek için, bunları taşımak niyetiniz olmasa bile istekli davranmayın. Hatta dinlemeyi-öğrenmeyi reddedin. Elinizde olmadan birisinin ayıbım, kusurunu öğrendiğinizde "vah vah" demeniz bile ruhî olgunluk yolunda daha epey yürümeniz gerektiğini gösterir, böyle bir anda sadece, insanlığın ne kadar büyük zaaflar taşıdığını düşünüp titremelisiniz. İnsanlığın zarafeti budur. İnsana yakışan budur.

70 Altın gün 70 Altın kural-R. Şükrü Apuhan

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 7

Giriş Menü

             | 

Anket

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
 

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün415
mod_vvisit_counterDün957
mod_vvisit_counterBu Hafta1372
mod_vvisit_counterGeçen Hafta5532
mod_vvisit_counterBu Ay17102
mod_vvisit_counterGeçen Ay19768
mod_vvisit_counterToplam225843

Yazarlar

Psikolog Gülten İkizoğlu
Psikolog Gülten İkizoğlu
ERCAN GÜMÜŞ
ERCAN GÜMÜŞ

Seçme Yazılar

Resim
İnsan olmak kolay değil
İnsan olmak kolay değil Kuyuya düşen leşi çıkarmadan kuyuyu temizlemeniz mümkün olamaz. Bu durumda...
Resim
Allah sevgisinin alâmeti nedir?
Allah sevgisinin alâmeti nedir?Allah sevgisinin alâmetlerinden birisi, devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı...

Günün Sözü

Dünyayı arayıp ahireti bulanı hiç görmedik. Ama ahireti arayıp dünyayı bulanı gördük.
Ebû Said Hasan Basrî -
Şu anda 12 ziyaretçi çevrimiçi