Okumaliyim Com Gençlik Okuma Platformu

Monday
May 21st
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Kitaplar Ve Biz

MESNEVİ TERAPİ

MESNEVİ TERAPİ

Olumsuz Düşünce Kalıbı: Eğer bir sorunu görmezden gelirsem o sorun ortadan kalkar.

HİKÂYE

Diken Öyküsü

Adamın biri yol kenarında diken ekiyordu. Güzel sözlü, ama sert huylu biriydi.

Diken ektiğini görenler onu kınadı. Dikenler çoğaldıkça gelip geçenlerin ayaklarına batıyordu.

Yoksulların ayakları paramparça oluyor, zenginlerinse elbiseleri yırtılıyordu. Vali emir verdi ve adama dikenleri sökmesini bildirdi. Adam sökeceğini söyledi, ama hep, "Yarın yaparım" diye erteledi. Yıllar geçtikçe dikenler gürleşti, adam ise onları sökecek güçten düştü.

Ne Yaptığın Kadar Nasıl Yaptığın da önemlidir

Birinin diken ekmesi, onun topluma zararlı şeyler yaptı­ğını gösterir. Adam yaptığının yanlış olduğunu biliyor ama hatasından dönmeyi sürekli erteliyor. Sürekli ertelemenin sonucunda da daha büyük bir bedel ödemek zorunda kalıyor.

Diğer boyut ise güzel sözlü ama sert huylu insanların farkında olmadan etraflarındakilere karşı diken eken insanlar gibi ol­duğu şeklinde düşünülebilir. Sosyal hayata, insan ilişkilerine diken ekiyorlar ve ektikleri dikeni sökmeyi hep erteliyorlar. Sert huylu insanlar, güzel sözlü bile olsalar yaptıkları işler diğer insanları incitir. Bir bitki ekiyorsun, o ortamı yeşertiyorsun ama bunu yaparken sert yöntemler kullanıyorsun, insanlara zarar verecek bitkiler ekiyorsun. Hâlbuki diken olmayan bir bitki ekse bütün insanlar ondan faydalanacak. Örnekle mese­leyi biraz daha açacak olursak: Bir insana bir kalemi güzellikle vermek var, bir de fırlatarak vermek var. Güzel bir hareketi sert biçimde yapmak, ot yerine diken ekmek gibidir. Böyle bir durumda insanlar sana "yapma" dedikçe yapmaya devam edersen güçten düşer ve yalnızlaşırsın. İnsanın ne yaptığı kadar nasıl yaptığı da önemlidir. Tercih edilen, iyi şeyleri doğru yöntemlerle yapmaktır. Birine ilaç vereceğiniz zaman o ilacı draje şeklinde, tatlı hâle getirerek veriyorsunuz; kişiyi korkutmadan, canını acıtmadan. Verdiğiniz şey aslında acı ama güzel bir ambalajla sunduğunuz için iticiliği kalmıyor. Diğer taraftan da tatlı bir yiyeceği acı bir drajeyle kaplarsanız insanların onu ikinci defa alması zorlaşır. Yaptığımız işin içi güzelse dışı da güzel olsun. Ağızdan vereceğimiz ilacı damar­dan verirsek hastayı öldürürüz. Verdiğimiz şey onun ilacı ama usul yanlış olduğundan, yanlış yolu kullandığımız için hastaya zarar veririz.

Hikâyeden çıkan diğer bir mesaj ise "Yapılan kötü şeyler de iyi şeyler gibi yayılma istidadındadır" şeklindedir. Problem küçükken tedbir alınmazsa büyür. Küçük adımlar kıvılcımlar gibidir. Kıvılcım küçüktür ama koca binaları yakabilir. Küçük yanlışlar da belki önemsiz görünür ama önemli şeylere sebep olabileceği için tehlikelidir. Küçük görülen basit hatalar felaketlere yol açabilir. Tıpkı bir harmana düşen kıvılcımın tüm harmanı yakması, yok etmesi gibi.

Mesnevi’den Söz Kötü dostla ünsiyet belaya bulaşmaktır... (II., 1425)

MESNEVİ TERAPİ

Prof.Dr. Nevzat TARHAN

HAYATIN İÇİNDEN

HAYATIN İÇİNDEN

Sevgi 

Küçük kız, annesiyle birlikte çarşıya çıkmıştı. Okul­ları üç gün önce açıldığından, alınacak bir sürü şeyler vardı. O sırada yola şöyle bir baktığında, sanki büyü­lenmiş gibi yürümeyi bıraktı. Hızla geçen arabaların arasında, bir adamla kız çocuğu dikkatini çekmişti. İkisi de bir bisikletin üstündeydi. Arkadaki kız, küçük kız­la aynı yaşlarda olmalıydı. Ve sırtına da eski bir çanta asılıydı. Babasına sıkı sıkı sarılmış vaziyette; soğuktan rengi değişen yanaklarını, bir yastığa koyar gibi, yine onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımda duran kız, bisikletin arkasından bakıp dururken, annesi bu hâlini fark ederek:

Evdeki bisikletler yetmedi her halde, diye söylen­di. Ama eğer beğendiysen baban ondan da alır.

Ben bisiklete değil, onun arkasındakine baktım, dedi kız. Babası onu güldürüp duruyor.

Kadın, bu sözleri sanki hiç duymamıştı. Kızın süslü şapkasını biraz düzeltip:

Çocukların okula nasıl gittiğini, kendi gözlerinle gördün, diye çıkıştı. Bu kışta kıyamette, birçoğu bisik­letle, kimisi de yürüyerek yollara dökülüyor. Oysaki ba­ban, işine giderken fedakârlık gösterip, seni mersedesiyle bırakıyor.

Kızın gözü hâlâ bisikletteydi.

Kadın, yine alaycı bir tavırla:

Babana söyleyelim, seni de bir bisikletle götürsün, dedi. Ne de güzel olur, öyle değil mi?

Küçük kız, gözlerini annesinden kaçırıp:

Bunu çok isterdim, diye karşılık verdi. Belki de öylelikle babama sarılırdım.

HAYATIN İÇİNDEN (SEVGİ HİKAYELERİ)

Cüneyd SUAVİ

İKİNDİ ZAMANI HÜZNE ÇAĞRI

İKİNDİ ZAMANI HÜZNE ÇAĞRI

Yusuf...

Peygamber babanın şefkatli elinin göğüs kafesine temasıy­la...

Uykudan uyanır gibi uyanmıştı...

Denilenlere göre...

Züleyha’dan kaçar gibi uzaklaşması...

Ve kapıya koşar adım gitmesi... Bundandı...

Çünkü burası Züleyha için ışıl ışıl saraydı saray olmasına da...

Yusuf içinse zifiri karanlık bir zindandı...

Hem de nasıl zindan...

Ve Yusuf Züleyhanm sarayındaki bu zindandan...

Zindanın içindeki kendi sarayına koşmuştu...

Gün gelecek...

Yusuf Züleyha'yı bu sarayda konuk edecekti...

Züleyha sız bir sarayın Yusuf için ne değeri olabilirdi ki...

Anadolu insanı bu gerçeği ne de güzel dillendirir: Neyleyim köşkü neyleyim sarayı...

İçinde salını salını gezenim olmayınca...

îşte Züleyha, bilmediği birçok şeyin yanında bunu da bil­miyordu...

Niceleri için sarayların zindan...

Zindanların ise saray olduğunu...

Bunun içindir ki hep yanılıyordu Züleyha...

Ve hep kaybediyordu...

Acaba ne güne kadar sürecekti bu kaybedişleri? Bu kaybedişlere bir son olmayacak mıydı? Oysa...

"Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır; Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır..."22

Buyrulmuştu...

Züleyha bunu da bilmiyordu ki...

Nasıl cevap versindi kaybedişlerinin ne vakit son bulacağıyla ilgili içini aç kurtlar gibi kemiren onca soruya...

Üstelik Züleyha o zamanlar hevasının peşindeydi...

Hem de hevasına tabi olan değil...

Onu ilah edinmiş birisi olarak peşindeydi hevasının...

Hevasını ilah edinenlerin sonu ise ne kadar da hüsranla doluydu...

Ah! Bunu o zamanlar birazcık olsun bilebilseydi...

Yusuf'u zindana atayım derken...

Kendisi zindana girmezdi...

Ve kavuşmaları belki daha erken olurdu...

Fakat ilâhî takdiri kim değiştirebilirdi ki...

Züleyha değiştirebilsin...

22- Bkz. İnşirah süresi 94:4-6

İKİNDİ ZAMANI HÜZNE ÇAĞRI

Seyit Mehmet ŞEN

Ne Mutlu Özgürüm Diyene!

Ne Mutlu Özgürüm Diyene!

Haydi Hep birlikte söylüyoruz

'Ne Mutlu Özgürüm Diyene!'

Özgürüm, özgürsün, özgürüz, onlar özgür, biz özgürüz, her­kes özgür. Ne mutlu özgürüm diyene. Arapçada olduğu gibi fiil çekimi yapmak değil amacım ancak bu günlerde hızla artan bi özgürlük furyasıdır gidiyor. Yeni öğrendiği kelimeyi sürek­li tekrar eden bir çocuk gibi tüm toplum özgürlükten ve özel hayattan bahsediyor durmaksızın. Ne mübarek bir kavrammış bu özgürlük ki her öğün yenilen ekmek gibi herkesin ağzında ve hiç düşmüyor. Özgürlüğü küçümsüyor değiliz ancak susuz kalmayan birinin suyun ne kadar mühim bir şey olduğunu an­layamayacağı gibi esareti yaşamayan birinin de özgürlüğün ne denli mühim bir şey olduğunu bilemeyeceği kanaatindeyim. Sözü uzatmayayım nerden buraya geldik anlatayım.

Son zamanlarda görüşmeye gelen danışanlarımdan artık gına geldi diyecek kadar çok duymaya başladım bu özgürlük sevda­sı hikâyelerini.

Şöyleki;

Bir Kadın danışanım eşinin son zamanlarda telefonuyla sürekli bir şeyler yazdığını ve telefonuna şifre koyduğunu, neden şifre koydun diye sorduğunda; 'benim hiç özelim olmayacak mı? Çok sıkıyorsun beni, özgürlüğümü kısıtlıyorsun dediği ifade ediyor.

Bir başka kadın danışanım eşinin bilgisayarın başından kalkmadığını, bi fesatbook (facebook) hastalığına yakalandığı ve yanına gidince hemen kapattığını, merak ettim ne yazı dediğinde; 'ne kadar meraklısın iş yerinden arkadaşlarla yazışıyoruz, her şeyi bilmek zorunda mısın özgürlüğümü kısıtlat dediğini' söylüyor.

Bir başka danışanım; 'eşim bu aralar çok değişti. Elindeki telefonda ne buluyor anlamıyorum sabahlara kadar oturma odasında onunla ilgileniyor yatmaya bile gelmiyor. Ben iki Dakka bir şey soracak olsam yorgunum darlandırma beni, rahat bırak diy or' diye şikâyetini dile getiriyor.

Bunlara benzer yüzlerce şikâyet alı­yorum. Yazmakla bitiremem ancak çok farklı bulduğum şu şikâyeti de hem gü­lerek hemde halimize üzülerek sizlerle paylaşmak istiyorum. Anne olan bir danışanım kızının eline telefonu alıp takır,takır,takır mesaj yazdığını ve saatlerce elinden bırakmadığını, felç geçirmesinden korktuğu ve notlarının daha da düşmesini istemediği için telefonuna el koyduğunu söylüyor. Kızı hemen annesini özgürlüğünü kısıtlamakla suçluyor. Mesele burada bitmiyor zamanla anne kızının helada fazla kaldığını fark ediyor. Her geçen günde bu süre artarak devam ediyor. Kızına sorduğun­da kabız olduğunu öğreniyor(l). Doktora götürmek isteyince kızı; 'gerek yok, ben iyiyim' dese de anne kızının sağlığın­ın endişe ettiği için zorla götürüyor. Doktor patolojik bulguya rastlamadığını psikolojik bir sebepten kaynaklanabileceğini söyleyip ilaç yazıyor. Ancak anne kızının ilaçları içmediğini fark ediyor. Sonra şüphelenip kızını takibe alıyor. Anlıyor ki kızı helâda arkadaşından aldı­ğı telefonla facebooka giriyor. 'Telefonu elinden aldığım gün kabızlık bitti ho­cam' diyor. Ne kadar trajikomik bir olay.

Bütün bu olaylara baktığımızda gizle­nen, ailede ve toplumda kabul görmeyen ilişkiler ön plana çıkıyor. Biraz me­rak edildiğinde ise hemen özel hayat ve özgürlük safsatası öne çıkarılıyor. Kim­senin özgürlüğüne karşı değiliz, özel hayatına karışma gibi bir derdimiz de yok. Ancak dünyada hiçbir şey sınırsız değildir. İnsan ömrünün bile sınırlı oldu­ğu bir ortamda sınırsız özgürlük denilen şey, olsa olsa sorumsuzluktur. Sorum­suzluk ise yalnızca hayvanlara ve bitki­lere mahsustur. Mesela özgür bırakılan bir öküze neden komşunun bahçesine girdin diyemezsin. Yine bakımını yapmadığın bir ağaca neden dallarından kalın odun çıkmıyor diyemezsin. Dolayı­sıyla sınırsız özgürlük yani sorumsuzluk öküzlere ve odunlara özgü bir haktır, insanoğlu için geçerli olamaz.

Her insanın bir kişisel alanı vardır ve sınır ihlaline uğramamalıdır. Ancak bu alan kişiye ve yakınlık derecesine göre değişir. Örneğin Meryem isimli bir kızın komşularının oğluna olan kişisel alanı 10 metreden başlıyorsa, dayısının oğluna 5 metre, abisinin oğluna 2 metre, abisine 1 metre ve annesine ise mahremiyet ha­riç 0 metre denilebilir. Eşlerin birbirine karşı kişisel alanı ise anneye olandan daha dardır. Dolayısıyla bir gencin anne babasına karşı sınırsız bir özgürlüğü olamaz. Yine eşlerin birbirlerine karşı özgürlük alanları yok denecek kadar azdır. "Özel hayatım olmayacak mı? Özgürlüğüm kısıtlanıyor" tarzı ifadeler yapılan yanlışın önüne, çekilen setten başka bir şey değildir. Ne acıdır ki bu so­runlar moda ifadeyle muhafazakâr aile­lerde hatta mütedeyyin ailelerde de çok sık karşılaştığımız sorunlar haline geldi.

—Çözüm ne?

—Beslenme ama soğan ve ekmekle değil.

Eşlerin mutlaka haftalık bir sohbet grubunu takip ederek manen beslenmeleri ve bir teşkilata mensup olup ev dışında da otokontrollerini sağlamaları lazım. Çocuklarımızı da nasıl ki okula devamsızlık yaptıklarında telaşlanıp takibe alıyorsak, haftalık sohbetlerine gitmediklerinde de onlara aynı tepkileri verebilmemiz lazım ki bilinçlenip şuurlansınlar.

Ayrıca zamanın tek sermayemiz oldu­ğunu her geçen saniyede durdurulamaz bir erimeyle azaldığını ve sınırsız mesaj, sınırsız internet yada sınırsız facebook paketlerinin tam bir aldatmaca oldu­ğunu, onu kullanmak için gerekli olan ömrümüzün sınırlı olduğunu hem eşle­rimize, hem çocuklarımıza, hem de ida­recilerimize anlatmak gerekiyor. Çünkü gereksiz yere bunlara ayrılan zaman eşe ayrılacak zamandan çalıyor dola­yısıyla mutluluktan çalıyor. Yine derse ayrılacak zamandan çalıyor dolayısıyla başarıdan çalıyor. Sonuçta mutsuz aile­ler toplumun huzurunu bozuyor, başarı­sız çocuklar ülkenin kalkınmasına katkı sağlayamıyor. Huzursuz ve gelişmeyen bir ülke ve toplum olmaya doğru adım adım gidiyoruz. Bu sebeple devletinde bu sınırsız (hırsız) paketlere memleke­tin bekası için bi sınır çekmesi gereki­yor.

Ülkeme sahte arkadaşlıklardan vazge­çip hayat arkadaşlarına zaman ayıran eşler, sınırsız mesajlara kapılmayıp derslerine çalışan gençler ve bu gidişatın farkında olup tedbir alan idareciler diliyorum.

http://www.anadolugenclik.com.tr/

Abdülaziz YILMAZ- Uzman Psikolog

Çocuklara özen gösterin

Çocuklara özen gösterin

Çocuklara özen gösterin

-"Çocuklarımıza vermeyi umabileceğimiz iki kalıcı miras var­dır: Biri kökleridir; öbürü de kanadan..."

Hodding Carter

-"Çoğu ailede öteden beri kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Onlar sözlerine karışınca 'Sen büyük­lerin konuşmalarına karışma,' der, onları sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket. Halbuki tam tersine çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duygularını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir. Böylece hem hataları düzeltmeye imkân bulunur hem de ileride yalancı ve riyakâr olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden, açıkça söylemeye, içten inandıklarını savunma­ya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı göstermeye alıştırmalıyız."

M. Kemal Atatürk

-"Annem yalan söyledi... Dadım yalan söyledi... Öğretmenim yalan söyledi... Bana söylenenlerin tam tersi bir dünyada ne ya­pılabileceğini ben nereden bilebilirim ki?.."

Bernard Shaw

-"Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün an­neler de ona sahiptir."

Çin atasözü

-"Çocuğun yanında olmalıyız. Çocuğun yanında olmak çocu­ğa sevgi vermek demektir. Sahip çıkan sevgi değil, duygusal sev­gi de değil, yalnızca çocuğa onu sevdiğinizi ve onayladığınızı his­settirecek biçimde davranmak."

A. S. Neil

-"Küçük çocuklara ne söylediğimize gerçekten dikkat etmeli­yiz. Çünkü bunlar kolaylıkla onların gerçeği haline dönüşebilir."

Anonim

-"Oğlunuzu şahane bir adam yapmak için beklemeyin. Onu şahane bir çocuk yapın."

Rus atasözü

-"Evlatlarınızı devriniz için değil, onların devirleri için yetişti­riniz."

Hz. Ali

"Köle gibi yetiştirilenler, köle gibi yönetilebilirler ancak..."

Bernard Shaw

"Çocuklar donmamış beton gibidir; üzerine ne düşerse iz ya­par."

Haim Jinott

-“Çocuklarımızı kuzu gibi büyütmeyelim ki, ileride koyun gi­bi güdülmesinler.”

Anonim

-"Binlerce alık ve dürüst adam çocuklarını sorumluluk duygu­suyla döver; çünkü çocukların dövülmesi gereğine inanmışlardır; kendileri de dövülmüş oldukları için.

Bernard Shaw

-"Çocuğunuz yalan söylüyorsa ya sizden korkuyordur ya da si­zin yaptığınızı yapıyordur. Yalan söyleyen anne ve babaların ya­lan söyleyen çocukları olacaktır."

A. S. Neil

-"Dünyada insanın en önemli işi, yüzünü ağartacak çocuklar yetiştirmektir."

Bertrand Russel

-"Çocuk, itaat etmek kadar, lider olmak için de eğitilmelidir."

John Devvey

-"Çocuklarınızı insan olarak başarılı kılacak şey onlar için ne­ler yaptığınız değil, onlara kendileri için neler yapmayı öğrettiğinizdir."

Anonim

—Yeni mezun genç diplomasını babasına uzattı ve şöyle dedi: "Seni ve annemi mutlu etmek için hukuk fakültesini bitirdim. Şimdi, altı yaşımdan beri size söylediğim gibi, itfaiyeci olacağım."

"Çocuklarınızı gösteriş yapmak için kullanmayın. Övgüde de tenkitte olduğu kadar dikkatli olun. Çocuğun yanında onu gök­lere çıkarmak kötüdür.

'Evet kızım ilerliyor. Geçen hafta sınıfın birincisiydi. Akıllı kız...'

Çocuğunuzu hiç övmemeniz gerekiyor demek değildir bu. Oğlunuza Yaptığın uçurtma çok güzel oldu,' demek iyidir ama konukları etkilemek amacıyla onu övmek yanlıştır. Kaz yavrula­rı da, kendilerine gösterilen hayranlık karşısında boyunlarını uzatırlar. Bu tür davranışlar çocuğu kendi hakkında gerçekçi olmaktan uzaklaştırır,"

A. S. Neil

-"Çocuklarına masallar yazmak her babanın görevidir." Oscar Wilde

-"Sorun çaresizlik değil, isteksizlik... İsteksiziz, çünkü çocuk­lukta bize uygulanan ilk şey içimizdeki isteği öldürmektir."

Bernard Shaw

-"Eğer bir çocuk kavga ve gürültü içinde yaşarsa kavgacılık öğ­renir.

Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa korkmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa nefret etmeyi öğre­nir.

Eğer bir çocuk cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede yaşarsa kendine güvenmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk övmeyi bilen insanlarla beraber yaşarsa başka­larını da takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşıyorsa sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kendini adam yerine koyan bir çevrede yaşı­yorsa hayatta erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğ­renir.

Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa adaletin ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk sözlerine güvenilir insanların içinde yaşarsa hakikatin ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk açık kalpli, güler yüzlü ve anlayışlı insanların arasında yaşarsa dünyanın gerçekten yaşamaya değer, güzel bir yer olduğunu öğrenir."

Ann Landers

-"Gün boyunca meşguldüm; oynamamızı istediğin küçük oyunları seninle oynamaya zamanım olmadı. Sana pek zaman ayıramadım. Elbiselerini yıkar, dikiş diker, yemek yapardım, ama resimli kitabını getirip yaşadığın zevki benimle paylaşmak istedi­ğinde, 'Daha sonra oğlum,' derdim. Uyuduktan sonra üstünü ör­ter, dualarını duyar, ışığı kapatır ve parmaklarımın ucuna basa basa kapıya yönelirdim. Keşke bir dakika daha kalsaydım. Çün­kü yaşam kısa, yıllar hızla akıp gidiyor; küçük bir çocuk çok hız­lı büyüyor. Değerli sırlarını tuttuğunuz küçük çocuğunuz artık yanınızda değil. Resimli kitaplar ortadan kalktı, oynanacak oyun yok. İyi geceler öpücükleri ve duyabileceğiniz dualar da yok. Bunların hepsi geride kaldı. Bir zamanlar meşgul olan ellerim hâ­lâ yerinde; günler boş ve uzun. Keşke geri dönüp benden istedi­ğin o küçük şeyleri yapabilme fırsatım olsaydı."

Arthur M. Selis

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Kitaplar acılara ilaç gibi gelir...

Başlık size çok mu tuhaf geldi? "Ne alakası var kitap okumakla sıkıntı gidermenin?" dediğinizi du­yar gibi oldum. Kitap okuma sevdasına tutulmuş, bilgi pınarlarından su içmiş yüzlerce insan bu ger­çeği bilir. Buna inanmanız için bu duyguyu yaşa­manız gerekir.

Her insanın hayatında çok canınızın sıkıldığı belli başlı dönemler vardır. Bunlar bazen kişisel se­beplerden, bazen hayatın getirdiği keskin virajlar­dan, bazen ailenizden, bazen iş arkadaşlarınızdan kaynaklanan sıkıntılardır.

Üniversite yıllarımda özel hayatımda yaşadı­ğım bazı sıkıntılardan dolayı psikolojik olarak çok sıkıntı yaşadım. Bir dönem öyle bunaldım ki iştah­tan kesildim. Yemek yiyemez oldum. Göğüs kafesinizin tam ortasında çok büyük bir ağırlık hisseder­siniz, nefesiniz daralır ve "şimdi ne yapacağım?" der gibi boş boş etrafınızı seyredersiniz. Ülser hasta­lığı zaten tam bu dönemde bulur sizi. Çünkü ülserin bilinen en önemli sebebi sıkıntılardır. Ama toplu­mumuz bunu eksik biliyor veya yanlış yorumluyor. Çünkü dert insanı yıkmaz, olgunlaştırır. İnsanı yıkan şey derdini dert etmektir.

Üniversite yıllarında yaşadığım sıkıntılarda benim en büyük destekçim kitaplarım oldu. Ama o zamanlar bunu farkında değildim.

Erkeklerin hayatlarında yaşadığı en sıkıntılı dönemlerinden birisi de askerliktir. Özellikle üni­versite mezunları için askerlik hep sorun olmuştur. Birçok genç sadece askerliğini ertelemek için Açıköğretim fakültesine kayıt yaptırıyor! Askerlik­ten kurtuluş yok! Ama en azından birkaç yıl ertele­miş oluyorlar.

Üniversite mezunları için askerlik, çeşitli se­beplerden dolayı daha büyük bir dert! Yaşlarının ilerlemiş olması, evlenmek için hazırlık yapıyor ol­maları, iş hayatında yeni tutunmaya başlamış olma­ları, kendilerinden çok daha küçük insanlarla aynı ortam ve şartlarda yaşamak zorunda kalmaları gibi birçok sebep Üniversite mezunlarım askerlikten uzak tutar.

Bir çok üniversite mezunu askerliği ertelemek için Yüksek Lisans'la uğraşmak zorunda kalır!? Biz Üniversite son sınıf öğrencisiyken, okulu uzattığı için zaman zaman bizimle derse giren bir arkadaş vardı. O arkadaşın da sınıfta olduğu bir gün hoca­mız

Üniversite bitince ne yapacağımızı sordu. Her­kes bir şeyler söylüyordu. Sıra o arkadaşa gelince "Hocam ben Yüksek Lisans yapacağım." dedi. Tabii ki hocamız şaşırdı. Çünkü Yüksek Lisans gerçekten okumayı, araştırmayı seven öğrencilerin uğraştığı ve ilgilendiği, akademik kariyer yapmayı sağlayan bir alandır. O arkadaşımızın da dersle pek ilgisi yoktu. "Hayırdır!" dedi hocamız. "Sen pek okumayı sevmezdin?" O arkadaş önce güldü sonra hocamıza bakarak "Askerlik sıkıştırdı hocam!" dedi ve devam etti "Ya hocam! Bu askerlik beni profesör yapacak!" Hem hocamız hem de tüm sınıf güldü tabii ki.

Bende birçok üniversite mezunu gibi iki sene askerliğimi erteledim. Her gencin mutlaka askerlik yapmak zorunda olduğuna katılıyorum. Kim ne derse desin askerlik "vatan borcu"dur. Ancak şu bir gerçek ki "Askerlik kolay olmuyor bizim için." Bü­yük bir kısmı 20 yaşında olan, ülkenin her köşesin­den, her ırktan, her kültürden insanın bir araya geldiği ve birlikte yaşamak zorunda olduğu bir yerdir asker ocağı.

Askerden önce de sürekli kitap okuduğum için giderken çantama on tane kitap koydum. Kitap okumadan duramayacağımı iyi biliyordum. Zama­nım olup olmayacağını bilmiyordum sadece. Ama askerlik yaparken daha iyi anladım ki, insan istedik­ten sonra her şartta okumaya fırsat buluyor.

Kırk beş günü Burdur'da, kalan kısmı da Kıb­rıs'ta olmak üzere yedi aylık askerlik sürem de kırka yakın kitap okudum. Akşamları herkes koğuşuna çekilir. Kimi şiir yazar, kimi mektuplarını okur, ki­mileri de gazino da televizyon izlerdi. Ben genelde kitap okuyarak zamanımı değerlendirmeye çalışır­dım.

Bazen arkadaşlar askerlikten bahset deyince "Anlatacak fazla bir şeyim yok. En güzel iki tarafı vardı. Birisi teskere almak, diğeri de kırk tane kitap okumuş olmamdı." derim.

Askerde bazen öyle günler öyle anlar olur ki bunalırsın. Boğulacak gibi olduğunuz zamanlar da ne yapacağınızı şaşırırsınız. Hiç kimse sizi anlamaz, hiçbir şey sizi teselli etmez.

Her insanda olduğu gibi benim özel hayatımda sıkıntılarım, acılarım ve özlemlerim vardı. Yürek yaralarınızın en çok kanadığı yerlerden biridir asker ocağı. Bunaldığım, boğulduğum zamanlar hep aynı şeyi yapardım. Bir kalp hastasının kalp krizi geçir­diği zaman ilacına sarılması gibi kitaplarıma sarı­lırdım.

Kitabımı elime alıp okumaya başlayınca hüzün bulutlarının dağıldığını hissederdim. Öylesine ra­hatlardım ki, hiçbir psikoterapist beni bu kadar rahatlatamazdı. Kitap okumaya başladığım zaman yaşadığım rahatlığı bana yaşatacak tek şey, o an elime askerliğimin bittiğine dair teskeremin verilmesi olurdu herhalde!

Montesquieu'nün "Okumak, benim için haya­tın verdiği acılara karşı eşi bulunmaz bir panzehir oldu daima... Çeyrek saatlik okumanın gideremedi­ği sıkıntım olmamıştır." sözüne en çok askerde hak verdim. Bugün hala aynı şeyi yapıyorum. Çok sıkıl­dığım zaman kitaplarıma sarılıyorum. Sürekli oku­duğum için sıkılmaya zamanım da olmuyor!

Okuyun!

Hayattan keyif almaya başlarsınız.

OKUYORUM O HALDE VARIM-SAİT ÇAMLICA

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 9

Giriş Menü

             | 

Anket

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
 

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün401
mod_vvisit_counterDün957
mod_vvisit_counterBu Hafta1358
mod_vvisit_counterGeçen Hafta5532
mod_vvisit_counterBu Ay17088
mod_vvisit_counterGeçen Ay19768
mod_vvisit_counterToplam225829

Yazarlar

Psikolog Gülten İkizoğlu
Psikolog Gülten İkizoğlu
ERCAN GÜMÜŞ
ERCAN GÜMÜŞ

Seçme Yazılar

Resim
İnsan olmak kolay değil
İnsan olmak kolay değil Kuyuya düşen leşi çıkarmadan kuyuyu temizlemeniz mümkün olamaz. Bu durumda...
Resim
Allah sevgisinin alâmeti nedir?
Allah sevgisinin alâmeti nedir?Allah sevgisinin alâmetlerinden birisi, devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı...

Günün Sözü

Dünyayı arayıp ahireti bulanı hiç görmedik. Ama ahireti arayıp dünyayı bulanı gördük.
Ebû Said Hasan Basrî -
Şu anda 10 ziyaretçi çevrimiçi