
Bi ismihi…
Ah İstanbul…
Sen can’sın, yar’sın, aşk’sın, Mihrimah’sın…
Yağmalandı gönül evim, kırıldı boynumdaki gerdanlığım darmadağın oldu yüreğimin incileri. Bir dem Züleyha kılarsın, kuyulara düşer nazende yüreğim. Sarnıçlarında toplanır damlalarım. Levhama adını yazdım. Aşk oldu gönül levhamda nakışın, nakışoldu yüreğime aşkın. Kalemim yazdı; muhabbetin nakşetti aşkını her zerreme. Mest eyledin bütün sızılarımı. Ruhuma nefesinle aşkı üfledin, özümde, sözümde, közüm de, Yeditepem de, Payitahtımın saraylarında senin aşkın. Vücud cübbem tarumar, ruhumu imar ediyor aşkın Mihrimah…
Ey cana can katan Sevgili aziz bildiğim İstanbul…
Ey bir bakışıyla binlerce kez yüreğimizi sızlatan Mihrimah bakışlım. Kapımı çalan “SENSİN! SEN!” Mademki “SEN BENSİN!” Ey BEN! Gel içeriye, gönül evime gir. Sahip olduğum her ne var ise sana verdim. Kalbim, yüreğim ve gönlüm kalmadı bende. Kabaran deniz dalgaları gibi kabarıyor özlemlerin, hasretlerinin dalgaları yüreğimde. Yokluğunda, yoluna çıktığım her gece her vakit vuslat lambasıyla aydınlanıyor yürüdüğüm sokaklarım. Kız kulesi ışıklarını düşürüyor Sarayburnu’na ve Deniz Feneri yol gösteriyor gönül gemime.
Ey pervane! Ey aşkını dilendiğim, aşkında yandığım Mihrimah…
Sen de sabır var, ne de tahammül. Aşkın ateşi senin yalnız senin kanadını benim ise bütün vücudumu, hücrelerimi, zerrelerimi baştan aşağı yakıyor kor kor. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar? Gönlüm de Yusuf’u yakan Züleyha’nın ateşi var. Yedi tepeye adını nakış nakış taşlara i şleyen Mimar Sinan’ın izleri, göz nuru var. Mihrimah’ın aşkı nasıl Mimar Sinan’a gülizar oldu ise, senin hicranının vuslatı da benim için bir gülistandır. Gönül sultanım! Payitahtım! Tendeki canım senindir. Bu can benim değil?

Ey pervanem!...
Beni yakan kor ateş!
Beni yakan, tutuşturan. Beni aşkıyla alevlendiren pervanem. Hadi ben aşığım, yanıyorum. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun?
Ey sevgili! Cemal-i yarinin ışığına canımı ve gönlümü verdiğim…
Yaksam ne olur! Gönül kanatlarım pervanende yanmaktan çekinmez. Her gece her nefeste pervanende alevlenmekteyim. Közlerim alevleniyor, gönlümün yangınından sabahlara kadar uyanığım mum gibi Mihrimah’ım.
Dinle sözümü!
Gece rüyamda cemalini gördüm. Yüreğimde vuslatının hicranını hissettim ve anbean âşık oldum yeniden yüreğine. Ben ona niyaz ettim. O da bana naz. Senin gibi gül payitahtına sevdalanmak, bir can demekti… Ey gönül telime aşk mızrabıyla vurup duran gül cananım, gül-ü hamram! Aşkını kalbimden nakıs etme, gönlümü senden gayri şeylerle oyalama! Çünkü bütün zerrem sende ve dönüşüm, yakarışım sanadır.

Sen!...
Ulvi duygularımın arınmış kaynağı senin gönlündür. Sızılarıma merhem olan senin sözlerindir. Sesim, sözüm, kelamım sen! Sözün gönlümün sedasıdır. Ben bir resmim, benim ressamım sensin.
Bir kalem ki; senin adını yazmaktan bi haber değilse, o kalem bir hiçtir; ona kalem denmez, onu tutan ellere de el denmez. Kalemime ve kelamıma kıymet veren senin mehdin, senin yad-ı namındır. Gözlerindir, adındır, hece hece gözlere düşen eceliğindir.
Sen…
Zübde-i Züleyha’sın, Mihrinmah’sın
Gözlerini ve sözlerini bana mükrim-i Mihrimah’sın
Alnımı koyduğum hak-i paysın…
Hayat bulduğum kevn-ü mekânsın…
Kana kana içtiğim doyamadığım ab-ı hayat kevserisin…
Mihrimah’sın…

Gözlerin gecelerime mirac sürmesi…
Gözlerin acılarıma, sızılarıma kudret huzmesi,
Ciğerlerimi püryan eden gözlerin, hasretin,
Gözlerin Ser’imi sergardan eder…
Ayyüzlü Mihrimah’ım…
6.1.2012 Ercan GÜMÜŞ
Zübde-i: öz, bir şeyin en seçkin parçası - Mükrim: ikram eden
Hak-i pay: ayak toprağı, toz - Sergerdan: başı dönmüş, şaşkın
Huzme: ışık - Levn-ü mekân: varlık, kâinat
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


















