
Ey Bizi Görmeden Özleyen Sevgili
Sevgili Peygamberim!
Bu mektubu üç kıtada hüküm sürmüş, İslam’ın sancaktarlığını ve ümmetin hadimliğini yapmış sevgi medeniyetinin bir aziz coğrafyası olan, Erzurum’dan yazıyorum.
Her yerde kar var… Olsun. Yine de huzur buluyor insan. Kardelenlerse küme küme sokulmuş birbirine, hiçbir etkinin kendilerini eğip bükmesine izin vermemeye çalışıyorlar. Ama bir eksiği vardı bu manzaranın; hani benim sevgili kırlangıcım? Papatyaların arasında cıvıldayan, taştan taşa seken kırlangıcım? Hani diğer kırlangıçlar, sığırcılar, ibibikler? Tabiat varsın yeni giysilerini giymeye dursun. Onlar bu şehre bir daha dönmecesine gittiler.
Ya siz?
Dönmeyecek misiniz siz de?
Yıllar önce öğretmenim derste sizin hayatınızı anlatırken ben de sizi düşünüyor, sizi hissediyor, sizi yaşıyordum. Hayatımın en sessiz, en mutlu, en dokunaklı anlarıydı. Derste değildik, sanki bir film seyrediyorduk. Nefes bile almadan dinliyorduk. “Sevgili anneniz Hz. Âmine, Ümmü Eymen ile birlikte sizi yanına alarak Medine`den Mekke`ye doğru yola çıkıyor... Henüz yolu yarılamışlarken Hz. Âmine hastalanıyor. Siz “güneş çocuk” ve dadınız ne yapacaklarınızı şaşırıyorsunuz. Ebva köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde konaklıyorsunuz. Sevgili anneniz Hz. Âmine`nin ağrıları gittikçe şiddetleniyor ve siz, onu kaybedeceğinizi ve annesiz kalacağınız endişesi içinde gözyaşlarınızı akıtıyorsunuz...” Öğretmenimiz anlatıyor; hayır anlatmıyor, yaşatıyor, götürüp orada gezdiriyor; biz de bir sınıf dolusu çocuk, burnumuzun direği sızlayarak, farkında bile olmadan sıraların üstüne pıt pıt düşen gözyaşlarımızı silerek; ama bu rüyadan asla uyanmak istemeden dinliyorduk. “Hz. Âmine göçüyor ve siz yeryüzünde kimsesiz kalıyordunuz...” Hıçkırıklarımızı içimize gömmek için ne kadar da çabalıyorduk. Bir acı düğümlenip kalıyordu boğazımızda. Sonra zil çalıyor; hiç bitmesin, ebediyen sürsün istediğimiz o rüya bitiyor... Ben, hayatımda öyle bir dersi bir daha dinlemedim. Ruhumda tatlı bir serinlik, günlerce, belki aylarca bunun bir daha tekrar edeceğini hayal edip durdum. O gün sizi kendime kardeş bildim. Sizi galiba en çok o gün sevdim. Şimdi o güzel anlardan ışıklar düşüyor her gün kalbimin içine.
Sizin ümmetiniz olmak ne büyük bir şeref.
Son¬suz bir denizde yüzüyor gibiyim sanki.
Ey Adını Andığımda İçime Baharlar Getiren Sevgili!
Bu mektubu size o duygularımın coşkusu eşliğinde yazıyorum. Size bir şeyler yazacak olmanın sevincini, yazarken sizi incitebilecek olmanın korkusu yeniyor…
Utanıyorum… Kendi zayıflığımdan acizliğimden utanıyorum…
Duygularımın titrekliği yüreğimi esen rüzgâra emanet etmeseydi eğer, yazmak yine bu kadar zor gelecek miydi bilemiyorum? Ya da bu satırlar peygambere, ümmetin son peygamberine yazılıyor olmasaydı harfler böylesine anlamlı, böylesine nazenin duracaklar mıydı kelimelerde…
Ey Ümmetin Peygamberi, Benim Peygamberim!
Siz, ümmetiniz için doğdunuz, ümmetiniz için yaşadınız, ümmetiniz için Cenab-ı Hakk’a yakarışta bulundunuz. Siz, ümmetiniz için sevgi gözyaşları döktünüz. Ümmetinize duyduğunuz uçsuz bucaksız sevgi ile sanki ümmetinize “sevgi dersi” verdiniz.
Sizi sevgi ve şefkat peygamberi olarak tanımlayabiliriz. Ümmetinizi cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatinin ötesinde ikaz edip, bizlerin hep hayırlara, güzelliklere kavuşması hususunda hep ısrarlı oldunuz. Yine ümmetinize olan bu düşkünlüğünüzü “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.” diyerek dile getirdiniz.
Ümmetinizi kalbî bir sevgi ile bağrınıza basan “kardeşlerinizle” ilgili bir düşünceniz aklıma geldikçe, nasıl da sevinir, nasıl da ışırım.
Bu bir müjde, bir onur bizim için:
Bir gün mezarlığa girip selam verip “İnşaallah biz de size katılacağız” dedikten sonra şunu ilave etmişsiniz: “Kardeşlerimi özledim, onları görmeyi ne çok isterdim…”
Kimdi kardeşleriniz Efendim?
Sahabeniz de önce bunu sordu: “Biz sizin kardeşleriniz değil miyiz ya Rasûlallah? ”
Canım Peygamberim siz: “Siz benim ashabımsınız. Kardeşlerim henüz gelmemiş olanlardır” buyurmuşsunuz.
Kardeşleriniz bizdik demek, peki bizi özlemeniz nasıl bir durumdu? Bizi bir yerde, bir zaman ve bir halde görmüştünüz ki bir özleminiz vardı. İnsan görmediği, tanımadığı, bilmediğini özler mi? Demek ki sizi görmeden iman edenleri, sizi sevenleri tanıyor, biliyor ve özleyecek kadar seviyorsunuz. “Üm¬me¬tim” der¬ken sonsuz bir haz duyuyordunuz.
Siz, ümmetinizden ayrılmayı hiç düşünmüyordunuz.
Çünkü size yakınlık zamanla ya da mekânla sınırlı değildi ki…
Ey Yaratılmışların En Güzeli!
Biz, yani “kardeşlerin”, ümmetin; toprağınızın çocukları, karanfili ve gülü, çöl kuraklığını ve sıcaklığını gözyaşlarıyla serinletmek isteyenler, yani insan gibi insanlar.
Biz; umudu kırılmış bir neslin umudu, tan yerinin aydınlığı, sevginin taze güleri ve baharın habercileri; yani ölümle tanışık olanlar, korkuyu öldürenler, sevgiyi seçenler.
Biz; aklını, yüreğini satmayanlar, kitabı, çocuğu, çiçeği ve aşkı sevenler, görenler görmeyi bilenler, yüreği ile akledenler, yüreği dünyalar gibi olanlar, sevenler, hüzünlüyken sevenler, sevdikçe sevgisizliğe onurluca direnenler.
Biz; izzetiyle yaşamayı seçenler, zillet içinde yaşamak yerine, fedakârlığı tercih edenler. Her şeye inat, yaşamanın bedelini ödeyeceğiz umarsızca diyenler.
Biz; Hasan Efendimiz için, “Allah"ım ben, O’nu seviyorum. O’nu sen de sev. O’nu seveni de sev.” diye buyurmuştunuz ya; işte Biz’Hasan’ız Efendim; hayatın tâ kendisiyiz ve umuduz.
Ey müjdecim, Efendim!
Sizin Allah‘a bağlılığınız, O’na olan sevginiz, coşkusunuz, sabrınız, şükrünüz, sade hayatınız, insanlara ve hayvanlara merhametiniz, hoşgörünüz, çocuklara olan sevgisiniz, alçak gönüllülüğünüz, yardımseverliğiniz, cömertliğiniz, fedakârlığınız, misafirseverliğiniz, çalışkanlığınız ve Kur’an Ahlakınız gibi güzel hallerinizi okuyor, öğreniyor ve benimseyerek hayatımıza uygulamaya çalışıyoruz
Sevgili Peygamberim,
Mektubuma son verirken bir sırrımı da söylemeden geçemeyeceğim. Ne zaman sizi ansam, başarımın arttığını hissediyorum. Okul da başarılı olmam da en büyük etkenin de bu olduğunu sanıyorum.
Sizi çok seviyoruz sevgili Peygamberim. Annem, babam, kardeşlerim, öğretmenlerim, arkadaşlarım… Gül kokulu ellerinizden öpüyor, bizleri de diğer kardeşlerin gibi unutmayacağınızı biliyoruz…
Sizi bir gün ya da bir ömür değil sonsuza kadar seven,
Erzurum Mart 2011
Alperen Enes Bayar