Okumaliyim Com Gençlik Okuma Platformu

Monday
May 21st
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Kalemden Kağıda

NAZENDE

NAZENDE

NAZENDE

Yazmayı ve yanmayı senle öğrendim nazende,

Baharlarda cemre gibi toprağa düşmeyi,

Kırlarda çiçek olup ümid saçmayı,

Bir hayale dalıp düş olmayı snele öğrendim.

Gülümsemeyi senin gözlerinden,

Yollarda beklemeyi, hasreti büyütmeyi,

Nevbaharlarda gül oluo koku saçmayı,

Neyde nefes olup yanmayı, kor olmayı,

Sen yüreğime düştün düşeli öğrendim nazende

Sen ki benim yüreğime düştün düşeli

Hayat bulur oldu ıssız yüreğimin vadileri

Senle su içer oldu ceylanlar pınarlarımdan

Her bahar yeniden düşersin benim yüreğime cemre gibi

Sar beni sarmaşıklar gibi nazendem benim

Sensiz geçmesin nevbaharlarım

Sensiz değmeden geçmesin seher rüzgârları

Benden uzak durma öyle nazende

Ben sensiz duramam buralarda

Adın düştükçe dilime nazende

Sanki bahar cemresi düşer yüreğime

Gözlerim su olur akar sessizce

Selamını sabahını kesme benden öyle nazende

Beni bir başıma bırakma gurbet diyarında…

16/02/2011 Mavİstanbul/İSTANBUL

İnsan olmak kolay değil

İnsan olmak kolay değil

İnsan olmak kolay değil

Kuyuya düşen leşi çıkarmadan kuyuyu temizlemeniz mümkün olamaz. Bu durumda yapacağınız ilk iş, kuyuya inmek ve leşi çıkarmak sonra da fıkhi usullere göre belirlenmiş miktarda suyu kuyudan alarak gerekli temizliği sağlamaktır. Tıpkı bunun gibi devam eden bir kötülüğü önleyebilmek için de, kötülüğe giden yolu kesmek ve bu konuda önlem almak gerekir. Aksi takdirde yapılan çalışmalar kuyudaki leşi çıkarmadan kuyunun temizlenmesini beklemek gibi olur ki, bu beyhude bir çabadır. Son yıllarda gayri meşru ilişkilerin sıradanlaşması ve bu ilişkilerden doğan çocukların sorunları gündeme geliyor. Ancak zinaya teşvik eden unsurların önü kesilmediğinden ne çözüme gidebiliyoruz ne de sorunun kaynağına inebiliyoruz.

Avrupa ve ABD'de çocuk denecek yaştaki kızlar evlilik dışı çocuk sahibi oluyor ve bu çocukların sorunları gündemdeki yerini koruyor. Danimarka ve İsveçli bebeklerin neredeyse yarısından çoğu evlilik dışı dünyaya gelmiştir. Fransa ve İngiltere'de üç çocuktan biri gayri meşru ilişkiler sonucu doğuyor.


Kültürel doku olarak aile değerlerinin önemine vurgu yapsak da, modern esintiler bizim mahalleyi de etki altına alıyor. Artık gayri meşru ilişkiler ve flört, Allah'ın koyduğu sınırların ihlali ve bu konuda sınır tanımamak Müslüman olduğunu iddia eden bizim toplumumuzda da sıradanlaşıyor.


Bilindiği üzere şu günlerde, Konya Saadet Partisi İl Başkanlığı tarafından "Zina suç sayılsın" sloganıyla bir imza kampanyası başlatıldı. Zinanın tekrar suç kapsamına alınması için başlatılan kampanya, toplumun içine düştüğü duruma parmak basıyor. İnsani duyarlılık taşıyan her kişi bu kampanyaya destek vermelidir.


Allah Müslümanlara, iyiliğe teşvik etmeyi ve kötülüğe mani olmayı emrediyor. "Onlar Allah'ı ve ahireti tasdik eder, iyiliği yapar kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar Salihlerdendir"( Ali İmran 3/114)


Olaya sosyolojik olarak bakıldığında, birey ve toplumların bir etkileşim içinde olduğu görülür. Ancak Allah'ın emir ve yasakları bütün çağlara ve çağlar ötesine hitap ettiğinden insanın vahyin kuşatıcılığına ihtiyacı vardır. Zira Allah, her ferde insan olarak kalmayı ve insan olarak ölmeyi emrediyor.


Araştırmalar, modernleşme ile suç arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gösteriyor. Modern kültür, sadece bireyi değil aile kurumunu ve özellikle de gençlerin saf ve temiz duygularını de dejenere etti. Kutsalın hayattan uzaklaştırılması ise kimlik ve kişilik sorunlarını beraberinde getirdi. "Özgürlüğümü yaşıyorum" sloganıyla ortaya çıkan modern birey, kul olma sorumluluğundan uzaklaştı. Çünkü din sosyal bir kontrol mekanizma işlevi görüyordu . Bu mekanizma sayesinde, değerlerin korunması sağlanıyor ve bireyler insan kalma şerefini taşıyorlardı. Fakat, insan kutsallarından uzaklaşmakla özünden de uzaklaşmış oldu.


Fatma Tuncer - Milli Gazete

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış.
Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş.

Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları iple çekerlermis.


Kavga etseler de kin tutmaz, her gün yeniden dünyalar kurarlarmış.
Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş.

O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş.
Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dersanesi, hazırlık kursları. Bilmezlermiş; hamburgeri, MTV'yi,Interneti, cep telefonunu, tetrisi, nintendoyu...

Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri kesfetmeyi.

Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları.


Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı.

Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, ayni kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş, kaybedince kapısı, Teksas'ı, Tommiks'i, Konyakcı'nın dişlerini...


İc içe konan naylon topları, taştan kale direklerini.
Üc korner bir penaltıyı.
Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını....

Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, hallacı...
Evlerin arkasındaki odun kömur depolarını.
Yakar topun yakışını. Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı.

Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-odleği.
Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma, topaç virtiözlüğünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paralari...
Açık hava sinemalarını, frigo buzu...

Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış.

Yaşlar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin çocuklarının başlarına çok işler açmis.
Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme, adamını bulma, malı götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri, tatminsizlikleri ile başbaşa kalmiş.

Çocukları mı?

Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar.
Anneleri babaları onları çok seviyor.
Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor.

Hafta sonları hep beraber Karum ya da Galleria'dalar.
Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar trafik kaygısıyla, koşedeki markete dahi gönderilmiyor.

Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dersane reytinglerini izliyorlar.
Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar.
Seksek oynamayı degil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri Windows 95, 98......
Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor...

Ve şehrin dışında ağaclar; tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor.
Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları...

Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukların...

Hey Mübarek Adam!

Hey Mübarek Adam!

Hey Mübarek Adam!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka tanrı yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!"
(Fâtır, 3)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah’tan başka ilah yoktur! O birdir, tekdir! Ortağı yoktur, mülk ve hamd O’nundur. O her şeye kâdirdir. Allahım! Senin verdiğini kimse engelleyemez. Senin engellediğini kimse veremez. Allahım! Senin lûtfun, kudretin olmadan hiçbir güç sahibine gücü fayda vermez.”
(Buhârî, Ezan, 155; Müslim, Mesâcid, 137)
Rivayete göre Şeyh Ebû Ya’kub el Basrî der ki;
Bir keresinde harem-i şerifte on gün kadar aç kaldım. İyice zayıf düştüm. Dışarıya, vâdiye çıkayım; belki açlık ve zafiyetimi giderecek bir şeyler bulurum, diye düşündüm. Haremden dışarı çıktım. Dışarıda bir köşeye atılmış bir şalgam buldum ve onu aldım. Bir de öteden bir adam gelip önüme oturdu. Yere bir nevâle ve azık çantası koydu ve bana:
“Bu senin olsun” dedi.
Ben ona:
“Nasıl benim olacak? Ne oluyor?” dedim.
Adam dedi ki:
“Biz bir grup arkadaş on gündür denizde yolculuk yapıyorduk. Gemimiz batma tehlikesi geçirdi. Bizden her bir arkadaş şayet Allah Teâlâ gemimiz batmadan bizi bu fırtınalı yolculuktan sağ salim kurtarırsa bir miktar sadaka vermeyi adadı. Ben de şayet Allah beni sağ salim kurtarırsa harem civarında karşıma ilk çıkan kimseye bu nevâle ve azık torbasını sadaka olarak vermeyi adadım. İşte karşıma ilk çıkan da sen oldun” dedi.
Ben adama “torbayı aç dedim” adam torbayı açtı. Torbada güzel pişkin kek, badem ve bir miktar şeker vardı. Ben “bu nevâlenin hepsinden biraz aldım ve geri kalanını benim hediyem olarak çocuklarına götür; ben senin ikramını kabul ettim” dedim. Sonra kendi kendime “Hey mübarek adam! Senin rızkın on gündür sana geliyor; sen onu vâdide arıyorsun” dedim. (Rûhul’l-Beyan, 16. Cilt, Sayfa: 145, Erkam Yay.)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Muhsî:
Sonsuz ilmi ile her şeyi kuşatan ve mülkündeki her şeyin sayısını bilen, her yapılanı bir bir sayan demektir.
Kısa Günün Kârı
Allahım! Bize hayır kapıları aç! Akıl sahiplerini rızıklandırdığın gibi rızıklarla bizi rızıklandır. Zira sen bütün kapıları açansın.

Öğrenmenin 4 altın kuralı

Öğrenmenin 4 altın kuralı

Öğrenmenin 4 altın kuralı

İster istemez her insan bir şeyler öğrenir. Çünkü insanın yaradılışında öğrenme eğilimi vardır. Tüm varlıklar içinde insan, öyle bir durum ve donanımla yaratılmıştır ki, öğrenmeye muhtaçtır. Dolayısıyla sürekli öğrenme halinde bulunmak, bizim için hem keyif hem dinamizm hem de zorunluluktur.

Bu gerçek üzerinde insanın değeri adına da durmalıyız. İçinde yaşadığımız en büyük resme baktığınızda, Allah’ın bizi bu şekilde yaratmaya mecbur olmadığını görürsünüz. Güneşin doğuşunu her gün ve her an birbirinden tamamen farklı desenlerle çizen, yeryüzüne gönderdiği her bebek için ayrı yüz, ayrı ses, ayrı karakter, ayrı bir tat yaratmaya gücü yeten Yaratıcı için bir mecburiyetten bahsedilemez. Öyleyse, insanın dünyaya her şeyi biliyor olarak değil de yavaş yavaş öğreneceği bir halde gönderilmesi, Yaratıcı’mızın bir sanatıdır. Bize verdiği ders ise, sürekli öğrenmenin bizim için temel insani görevler arasında olduğudur.

Bilge insan, bu çok önemli sırrın farkındadır. Onun için öğrenmek, mecbur olduğu için değil görevi olduğu için, azapla değil sevinçle, öylesine değil bilinçle yapılır. Evet, herkes sürekli öğrenmeye mahkûmdur. Coşkun akarsuyun yolunda nasıl coşkun damlaların arkadaşlığı varsa, insanın hayat yolunun kaçınılmazında da bilgi vardır. Ancak sıradan insanla “öğrenici insan” arasında bazı farklar vardır ki, bunlar bilgelik altyapısına da destek verirler.

Şimdi paylaşacağımız 4 özellik, aktif öğrenici insanın 4 özelliğidir. Bu özelliklerle öğrenme konusunda şikâyetlerinizden kurtulursunuz. Sevinçle, coşkuyla ve kolaylıkla öğrenmeye başlarsınız.

İnsanın yaradılışında öğrenme eğilimi vardır. Tüm varlıklar içinde insan, öyle bir durum ve donanımla yaratılmıştır ki, öğrenmeye muhtaçtır. Dolayısıyla sürekli öğrenme halinde bulunmak, bizim için hem keyif hem dinamizm hem de zorunluluktur.

1. Özellik: Aktif öğrenen insan, meraklıdır.

Hayatınızda en çok bilgiyi ne zaman öğrenmişsinizdir? Bilinçsiz, hatırlamadığınız öğrenmelerin zirve noktası 0-2 yaş, bilinçli ve hatırladıklarınızın zirve noktası ise ilk 12 yaş döneminizdir. Bu dönemle diğer dönemleri ayıran en önemli faktör, sahip olduğunuz meraktır. Öğrenmenin kapısı, bilginin anahtarı kesinlikle meraktır. Diyebilirim ki, öğrenme etkinliği adına meraktan daha önemli bir tetikleyici yoktur. Einstein ve Newton gibi bilim adamlarını, bulundukları konuma sürükleyen merak olduğu gibi, Mimar Sinan ve Da Vinci gibi başarılı insanları parlatan da meraktır.

Peki, öğrenmenin kapısı ve bilginin anahtarı olan meraklılığı nasıl güçlendirebilirsiniz? Merakı geliştiren ve öğrenmeyi ateşleyen formülleri şöyle sıralayabiliriz:

a- Zaten merak ediyor olduğunuz konuları keşfedin.

Her insanda, kişilik özellikleri gereği eğilimler vardır. Bir başka deyişle, herkes dünyaya geldiğinde bir (veya bir kaç) konuda özel yetenekleri vardır. Bunlar, size özel verilen hediyelerdir. Şefkatli Yaratıcı, dünyada insanlar arasında iş bölümü yapmış, bunu da insanlara zorlayarak değil, hissettirerek öğretmiştir. İçinize dönüp yoğunlaştığınızda, biraz zaman ayırıp önemseyerek düşündüğünüzde, zihin ve kalbinizden gerçekten meraklı olduğunuz konular dökülür.

Şimdi 10 dakika ara verin ve sorun kendinize: ”Ben neleri en iyi yapabilirim? Ben en çok nelerden içsel bir saf zevk alırım? Ben neleri en çok merak ederim?“ Sabırla isteyin, cevaplar gelecektir. Kendinizi keşfediyorsunuz. Elbette bu süreçte şeytan yanınızda olacak ve size itirazlar seslendirecektir. Sizin iyi yapabildiğiniz ya da meraklı olduğunuz hiçbir şey olmadığını, olsa da bu saatten sonra onların çoktan körelip yok olduğunu fısıldayabilir. Hiç birine inanmayın, sabırla devam edin. Muhteşem bir geleceğe uzanan yolda kendi farkına varmanın anlatılmaz heyecanını yaşayın.

b- Merak ettiğiniz konuları düzenleyin.

Bir önceki adımda farkına vardığınız merak ve ilgilerinizi şimdi alt alta yazın ve bunlar içinden en önemli gördüğünüz üçünü seçin. Bu üç konuyu da kendi içlerinde sıraya sokun ve nereden başlayacağınızı bilin. Üç konuyu birbirlerine nasıl bağlayabileceğinizi de düşünün. Bu kesinlikle olması gereken değil, olduğunda verimliliğinizi yükseltecek bir eylemdir.

c- Hayata bakmak üzere farklı açılar oluşturun.

Meraklı tutum sahibi olmamızın önündeki en büyük engellerden biri de, her şeye alışmış bakış tarzımızdır. Her gün sabahtan akşama kadar gördüğümüz her olay ve varlık, mucizelerle doludur. Bu mucizeleri bize göstermeyen, hepsine zamanla alışmamızdır. Yeni bakış açıları, yeni düşünce ve yaklaşımları beraberinde getirerek merak alanlarınızı keşfetmenize yardım eder. Bunun için, şunları deneyin: Varlıklara, dünyayı ilk defa gören bir bebek veya bir uzaylı gibi bakın. Varlıklara, cennetten yeni gelmiş biri gibi veya cehennemden henüz kurtulmuş gibi bakın. Olaylar üzerine düşünürken, olayın etkilediği tüm insanların ne gibi istekleri olabileceğini ve tüm bu isteklerin nasıl karşılandığını fark etmeye odaklanın. Olayları, içinde gizlenen en az beş faydayı bulmak üzere inceleyin. Örneğin, önemli bir sınava girmek zorundasınız. Bu zorunluluk, size ve diğerlerine hangi beş faydayı sağlıyor?

d- Her gün için sorular yazın.

Her güne başlarken, o gün içinde cevabını aramak üzere iki veya üç soru yazın. Bu soruların cevaplarını o gün tam olarak bulamayabilirsiniz. Önemli olan, bilenlere sorarak, okuyup araştırarak cevapları aramanızdır.

2. Özellik: Aktif öğrenen insan, mütevazıdır.

Tam bir açıklıkla öğrenebilmek için, ”talebe” olmalısınız. Talebe, talep eden, isteyen demektir. Ancak isteyen insan, öğrenme kapılarını açabilir. Pek çok konuda olduğu gibi öğrenme konusunda da insan bir saray gibidir. Gelin o saraya girelim. Öğrenen insan, öyle bir saraydır ki, yetmiş tane kapısı olsa da bu kapıların hiç birinin kapı kolu yoktur. Anahtar deliği yoktur. Çünkü bu kapılar dışarıdan açılamaz. Kapıları açmanın tek yolu, saray sahibinin içeriden onları açmasıdır.

İnsan da öğrenebilmek için sadece kendisi kapılarını açabilir. İçeriden kapıları kapattığında, dünyanın en bilgesi ve en dâhisi de olsa, kimse ona gelip zorla bir şeyler öğretemez. Bu yüzden, anne-babasının istek ve zorlaması, çocuk değişimi istemiyorsa onu asla değiştiremez. Pek çok veli, çocuğunun elinden tutar ve onu bir uzmana götürerek, uzmanın çocuğunu değiştirmesini ister. Değişime gönlü olmayan, değişmez. İnsanlığa yol gösteren peygamberlerin kıssalarını hatırlayın. En son örnekte, Yeryüzünün Şereflendiricisi, kapıları içeriden kilitli olan amcasına gerçeği dinletememişti.

Öğrenme tevazuunu kazandıran aşağıdaki yolları deneyebilirsiniz:

a- Unvanlarınızı unutarak muhatap olun.

İnsanın öğrenmesine engel olan büyüklenme, sahip olduğu unvan ve yeteneklerle ilgili olabilir. Sürekli öğrenmeye açık olan insanlar, kendilerini asla öğrenmeye doymuş görmezler. Tarihte iz bırakan pek çok bilge, hikmeti umulmadık adreslerde bulduklarını söylemişlerdir. Biri için karınca, biri için evine gelen hırsız, bir başkası içinse bebeği öğretmen olmuştur. Önemli olan, sizin öğrenmeyi istemenizdir.

b- Bilgiyi, ummayacağınız ortamlarda da arayın.

Zihninizde kendi bilgi ve deneyim düzeyinizden aşağıda olduğunu zannettiğiniz ortamlara, bilinçli ziyaretlerde bulunun. Mesela öğrenciler arasında, çeşitli vakıf ve derneklerin paylaşım toplantılarında, size göre daha dar gelirli insanların sohbetlerinde bulunmaya bilerek zaman ayırın. Bazen de, kenar ve eski mahallelerin sokaklarında yürüyüş yapın. Eski bilgelerin yaptığı gibi, öğrenme amaçlı gezilere çıkın. Bu gezilerde tercihleriniz Batı’da olduğu kadar Doğu’da da olsun.

c- Kendi öğrenme sürecinizi düşünün.

Şu anda bilgi ve deneyim olarak size göre iyi bir konumda, yüksek yetenekler geliştirmiş olabilirsiniz. Bu hale nasıl ulaştınız? Hayatınızı adım adım gözden geçirirseniz, gençliğinizde, lisede, üniversitede, daha sonrasında, hatta belki her sene birbirinden farklı öğrenme düzeylerinde olduğunuzu fark edeceksiniz. Bu farkındalığı yaşamak adına, zaman zaman kendi ömür çizginizde hayalen dolaşın. Karşınızdaki insanın yaşında neleri biliyor, neleri bilmiyor olduğunuzu düşünün. Sonra şu ana gelin ve yine neleri bilmiyor olduğunuzu hatırlayın. Dünyanın en bilgin insanının bilgisi, bütün zaman ve mekânları kapsayan tüm bilgi (Allah’ın bilgisi) yanında bir hiçtir.

3. Özellik: Aktif öğrenen insan, cesurdur.

Birikim kazanmak sadece bilgiyle değil, bilgi ve deneyimin birlikteliğiyle olur. Bilmek de denemek de cesaret ister. Bilmek, beraberinde getirdiği sorumluluklar dolayısıyla; tecrübe etmekse öğreteceklerinden sonra sağlayacağı değişim dolayısıyla cesaret gerektirir.

İnsanın kazandığı her bilgi ve deneyim, kendisinde değişim meydana getirir. Çünkü öğrendikleriniz, size onları bilmeden önceki bir takım hata ve eksikliklerinizi işaret edebilir. Yapmanız gereken ama yapmadığınız, ya da uzak durmanız gereken ama yaptığınız şeyleri keşfetmek, birikiminizin çoğalmasının sonucudur. Yeni öğrenmeler, tehlike ya da ödül beklentinizle ilgili yeni algılamaları da içerdiğinden, sizi davranışlarınızı değiştirmeye zorlayabilir. Bu noktada anahtar faktör, sahip olduğunuz cesarettir.

Öğrenen ve bunun sonucu olarak bilinçaltı tarafından hayatında değişime zorlanan insan, cesaret sahibiyse yeni öğrenmelere devam eder. Ancak bu değişim ihtiyacını hayatına yansıtmaktan korkuyorsa, bilgiler arasında seçici olmaya ve bazılarına kulak tıkamaya başlar. Bilge insan, kendisi için kabul ettiği temel referansları baz alarak korkusuzca öğrenir ve öğrendiklerini analiz eder. Gerekiyorsa hayatına değişimi yansıtır. Bilir ki, insanların çoğunluğunun yaptıkları, her zaman doğru olmayabilir. Doğruyu ve gerçeği araştıran, bu konuda vicdanına danışan ve cesur kararlar alabilmeyi baştan göze alan insan, gerekiyorsa az olanlar içinde yer alır.

Öğrenme cesareti kazandıran, korkuları yıkan formülleri şöyle sıralayabiliriz:

a- Temel referansınızı belirleyin.

İnsanı yeni bilgi öğrenmekten korkutan şey, doğru bildiği şeylerden kopma tehlikesidir. Bu korku, bir yönden haklı, bir yönden haksızdır. Haklıdır, çünkü insan istikrar arar ve asla tarafsız değildir. İnsanın düşünceleri değerlendirebilmesi için referans alacağı bir ”doğru kabulü” olmalıdır. Aksi halde değerlendirme gerçekleşemez. Bu gerçek, az önce bahsettiğimiz korkunun haksız yönünü ortaya çıkarmaktadır. Çünkü, bir doğru ölçütüne sahip insan, onu kendisi için merkez alır ve ondan kopmak yerine, isterse onunla öğrenebilir. Doğrunuz, ışığınızdır.

İnsanı bu konuda rahatlatan, temel referansını, kendini ikna eder şekilde açıkça belirlemektir. Önemli soru şudur: ”Benim için doğru kabul ettiğim, doğruları kendisine göre sınadığım referans ne olmalıdır?“ İşte insanın sorduğu bu önemli sorunun cevabı olarak, insanı Yaratan, onun eline Kitap vermiştir.

Kendinizi hayal edin lütfen. Süratle yol alan bir gemi içinde, tanımadığınız insanların arasında uyandınız. Elinizde başka bilgi yok ve kimsenin dilini bilmiyorsunuz. Merak ediyorsunuz, nereden gelip nereye gittiğinizi, neden orada olduğunuzu, yolculuk esnasındaki haklarınızı ve yolculuğun kurallarını. Fırsatlar ve tehlikelerden haberiniz olsun istiyorsunuz. Her şeyi anlatan bir kitapçık olmalı değil mi?

b- Cesur kararlarınızın faydalarına odaklanın.

Neye odaklanırsanız, onu görür, onu işitir ve onu yaşarsınız. Uygulamaya çekindiğiniz cesur kararlarınız için de kazançlarına odaklı bir yaklaşım sergilerseniz, içinizdeki korkudan kurtulduğunuzu hissedersiniz. Denizin üzerindeki vahşi dalgalar korkutucudur, ama esas olan onun masmavi güzelliği içinde türlü canlılara yuvalık etmesidir. Güneşin yüzeyindeki alevler kavurucudur, ama esas olan onun güne doğarak aydınlık ve sıcacıklık içinde tebessüm etmesidir. Yaşadıklarınız ve muhtemelen yaşayacaklarınız için esas olanlara odaklanmanız, kendinizle dost olmanıza yardım eder.

4. Özellik: Aktif öğrenen insan, neleri, nasıl öğreneceğini bilir.

İlk 3 özellikle ateşlenen, merak, tevazu ve cesaretle donanan insan, artık aktif düzeyde öğrenmek üzere hazır beklemektedir. Bu bekleyiş, yeni bir arayışı kazandırır. Nelerin, nasıl öğrenilmesi gerektiği aranmaktadır.

Tüm başarı süreçlerinde hedef belirlemek, tüm organizasyon ve sistemlerde planlama nasıl önemliyse tüm gelişim atılımlarında da kendine yön tayin etmek önemlidir. Şu anda, aktif öğrenme donanımlarıyla hayatınızı etkileyecek bir atılım yapıyorsunuz. Elbette öncelikli ihtiyaçlarınızı, hangi zeminde olduğunuzu bilmelisiniz. Kendini bir gemide buluveren yabancıysanız, etrafınızdaki her şeyden anlam çıkarmaya çalışırsınız. Ama bu anlamları sistematize etmez ve bağlantıları çözemezseniz, büyük resmi göremezsiniz.

Ekrem Altıntepe

Evlilikte mutlu olması çok zor 35 tip

Evlilikte mutlu olması çok zor 35 tip

Evlilikte mutlu olması çok zor 35 tip

I. Hep fedakârlık bekleyen, fedakârlık göstermeye biç yanaşmayan, 2. Küçük şeylerle mutlu olamayan. 3. Herşeye tenkit (eleştiri) gözlüğüyle bakan.    4. Nimeti, iyilik ve güzelliği farkdemeyen. 5. Devamlı suçlayan, kendine toz kondurmayan. 6. Dış görünüşe haddinden fazla önem veren. 7. Bazı şeyleri zamana yaymayı bilmeyen 8. Didaktik (buyurucu, öğretici) üslupla konuşan 9. İmkanlarından çok fazla beklentileri bulunan, beklentilerini imkanları ölçüsünde ayarlamayan 10.Mevcut eşine göre değiş, hayallerindeki eşe göre davranan. 11. Tebrik ve takdir cimrisi olan. 12. Haram veya şüpheli kazanıp harcayan. 13. Çözümün değil, problemin parçası olan. 14. Öfkesine hükmedemeyen. 15. Aksi halde neler olabileceğini görecek basireti (uzak görüşlülüğü) bulunmayan. 16.Kendisini aşamayan. 17. felakete odaklanan. 18.Şüpheci, endişeci, dedektif huylu olan. 19. Diline sahip çıkamayan, en son söylenecek sözü en başta söyleyen.  20. Kendini dev aynasında gören, ağıra satan. 21. Hakaret ederek tartışan, normal bir görüşmeyi kavgaya dönüştüren. 22. Aşırı şımarık, hazırcı ve vurdumduymaz olan. 23. Silgisi küçük olan, affetmeyi bilmeyen.24. Kin tutan 25. Gıybet ve dedikodudan kurtulamayan. 26. Kendinden yukarıdakilere özenen. 27.Sır saklamayı bilmeyen. 28. Gamsız ilgisiz, sorumsuz olan 29. Boşanma ve ayrılma lafını ağzına sıklıkla alan sanki boşanmak için evlenen. 30.Yalnızlığı çok seven, müdahaleye gelmeyen. 31.İsyankâr olan. 32 Eşini başkalarıyla kıyaslayan. 33. Eşler arasındaki karşılıklı hak ve hukukları gaz keseri gibi hep kendine yontan. 34.Empati yapamayan. 35. Sabırsız ve tahammül olan.

Hoş geldin ey Mayıs’ın Gülcan’ı…

Hoş geldin ey Mayıs’ın Gülcan’ı…

Nar-ı Beyza

Nar-ı Gül

Nar-ı Gülistan

Güldestem, Gülendam’ım, Gülgün’üm…

Güliz’im, Gülizar’ım, Gülnaz’ım…

Gülşah’ım, Gülşen’im, Gülnur’um…

Gülnahar’ım, Gülay’ım…

Gül-i İstanbul’um…

Hoş geldin ey Mayıs’ın Gülbaharı…

Hoş geldin ey Mayıs’ın Gülcan’ı…

Gülün kelamı gülün yanında nedir ki?

Yak artık sözcüklerini. Toprak ile Bülbül arasına düşüveren gül.

Ben sana hergün hüznün ikindisinde mutlaka kavuşurum ve burcu burcu kokunu çekerek göğsümün kafesleri açılır ey yar. Ey nar-ı gül satrılarıma yansıyan elemlerime aldırma. Senin bahçelerde kara toprağın göğüs kafeslerinde tomurcuklanıp yaprak yaprak açacağın günleri tek tek düşürüyorum takvimimin sayfalarından. Tek korkum ben uykulardayken açman. Burcu burcu kokunu benden önce meltem rüzgârının sinesine çekmesi.

Hoş geldin ey güllerin gülü…

Ne güzel kutlu bir doğumdur bu ey Mayıs’ın gülü…

Ey çiçeklerin efendisi, en sevgilisi…

Herkes yolun gözlemekte, defler senin için çalmakta…

Ney nefes nefes senin kutlu gelişine yanmakta…

Gözlerdeki ışıltı, dudaklardaki tebessüm, kalemlerden damlayan damla damla mürekkepler en güzel seni yazmada…

Hoş geldin güllerin gül Gülay’ı

Hoş geldin bülbülün sevdalısı Gülcan’ı…


Dayan ey gül-i Rana! Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Rahman var mağfiretiyle kuşatan. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir kafese bu sevdayla, dünya sana dar! Sabret gönlüm! Her Mayısta tomurcuk tomurcuk hayata yeniden açan bir gül var! Burcu burcu kokun var bad-ı sabanın seherlerindeki meltemlerde. Sen o gülsün ey yar!

Nazan Bekiroğlu “Sabahı, ateşler içinde bulan hastanın yalnızlığı kadar gerçektir benim resimlerden görüp de kalbime ithal ettiğim yangınım. Yangınım o kadar ki yangın. Ve ben, gerçek olmadığım kadar gerçeğim.” Ne güzel bir dile getiriliş sana olan bendeki hasreti. Sırrını kuşandığım kalbin yerine yaşıyor olmayıp da sen diye her nefeste ölüp ölüp dirilmem bundan ey Gül-i Rana. Ben senin sır kâtibinim. Bülbüller hergün sana yanar, sızlar, ağlarda bunu kalemler yazar. Ama ben sana her gece ağlıyorum ama bir harf bile yazmıyor kalemler.

Özleminle kavrulurken yüreğim. Gonca gonca açmayı bekliyor yüreğimin gülleri, senin meltem esintinin dokunuşunu bekliyorum. Gel ey rüzgârım gel dokun ki son bulsun goncalarımdaki sızılarım. Ve dokunuşunla açılsın tomurcuklarım ve burcu burcu yayılsın. Göğüs kafeslerim genişlesin misk-i amber kokuna ey gülü-ü ranam, gül-ü hamram. Gözlerim tomurcuğundaki iştiyakınla efsunlaşır.

Gül ki ömrümüzün her deminde açar ve bir ömür her nefes kokusunu bırakır. Gül ki ilk akla gelen, güzel dendiğinde gözlerimize gülen çehredir, ruhtur, candır, sevgilidir o, canandır, candır, en sevgilidir, ey sevgilidir. Kalbimize, gönlümüze sunulmuş bir armağandır. Yeryüzünün yüz akıdır, insan olmanın, yaşamanın tazeliğidir her Mayısta. Doğuyla hayat verir tüm hayata küsmüş aşklara. Gül ü ranadır, gönül otağının taçsız ve sessiz sultanıdır. Gül ki olgunluktur, eriştir, erişkinliktir, öfkeyi yenmedir, öfkeye burcu burcu sinerek ruhumu dinginleştirendir.

Güzelliğinle erdemliliğimi biçimlendirirsin. Mayıs gül sultanıdır, gül sulatanın teşrifiyle hayatın yeniden filizlenişidir. Gül ki incedir narin ve nalândır. Mahbubdur, meftundur, bahçelerde gözlerin efsunkârıdır. Şehriyar İstanbul'un sevgi şelalesi, gönlümün, kalbimin biricik çiçeğidir.

Bir gül şiiridir bu, göğe yazılı, kanayan bir gül. Gül yüzlü sevgili adına baş veriyor göğe doğru, elifi üstünde, Vav ise köklerinin dibinde. Aşktır o, sevdirir yaratılanları, gözettirir karıncayı, vermekten yanadır sinesinde ne varsa. Sevmekten yanadır, derd ü gamdan uzak. Dervişan eyler pervane gönlümü ve dilimi her daim anbean "HU" zikrine tutar.

Ey gül ü hamra senin için dökülen mürekkebe, senin için hışırdayan kâğıda ve akan gözyaşına, verilen nefeslere, iç çekmelere, senin için şahitlik edenlere, seni görenlere, sana bağlananlara, sana su taşıyan bulutlara, dikenini ayıklayan parmaklara, kafeslerde adını dilinden düşürmeyen bülbüle, senin kıyılarında oturanlara ne mutlu, sensin sana hayran olan herşeye mutluluk bahşeden...

Yaprağı uykuda bir gülün derin çağrısıdır kokun. Hicret akşamlarının manevisiyle bezendi, dostlukla belendi, hicranla dolundu, aşkla karıldı yürek hasretim. Tekti, benzersizdi, güneşti, aydı; çileden doğdu o gül, çileye koştu. Bir gül ki, has bahçeden devşirilmiş yeni günlere, nevbahar üstü. Ve mayısın en güzel rengi, elifi, ece yüzlüsüsün. Geceleri mavi denize düşen mehtabı... Akşamın ufkunun kızıl rengi, gece melteminin kokusu. Bir gül ki, gonca çağından olgunluğa yüz tutmuş. Ve gonca gonca taşıdığım ve taçlandırdığım bu çağın solmayan tek çiçeğisin ece yüzlüsüsün sen. Sana mahbupdur, meftundur, sana adanmıştır bütün mercanlar, İnciler... Senin adın yoksa hiç bir zerrede ne kıymeti olur diğer elmasların, zümrütlerin, sarayların...

En güzel Gülhanım’ısın…

Gözlerin Gülnur’usun…

15.05.2012 Yitik Mavi

Yazdıklarının okunmasını isteyen yazara 9 tavsiye

Yazdıklarının okunmasını isteyen yazara 9 tavsiye

Yazdıklarının okunmasını isteyen yazara 9 tavsiye

1.Yazının başlığı ve konusu ilgi çekici olsun

2.En az beş cümlede bir şok edici bir bilgi çıkarır.

3. Kısa cümleler kullan.

4. Konuya mutlaka mizah (espri) kat ama kaliteli olsun

5. Az bilinen, ilk defa öğrenilecek şeyleri bulup yazına yedir.

6. Kuru, basit, sıradan/rastgele; deneme türünden Şeyler yazacaksan hiç yazma. Yazmış olmak için yazmak kadar okuyucuyu bıktıran ve okumaktan soğutan birşey yoktur.

7. Yazında mümkünse her paragrafa bir "Vecize (özdeyiş) cümlesi bulunsun. Bu cümleyi okuyucular ajandalarına kaydedip saklama ihtiyacı hissetsinler.

9. Yazınla kıran kırana mücadele edip gerekli düzeltmeleri yap¬madan imzanı koyma.

9. En az üç yazından ikisi okuyan tarafından kesilip saklanmalı veya başkasına tavsiye edilmeli.

 

Allah sevgisinin alâmeti nedir?

Allah sevgisinin alâmeti nedir?

Allah sevgisinin alâmeti nedir?

Allah sevgisinin alâmetlerinden birisi, devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı hatırlayıp O’nun azametini düşünerek O’nu zikretmektir. Zira bir şeyi çok seven, onu çok anar. Demek oluyor ki, Allah’ı sevmenin alâmeti, O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kuran’ı sevmek, peygamberlerini ve O’na nispet edilen her şeyi sevmektir.

bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.
Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.
Gavs-ı Sâni k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde buyurmuştur ki: “Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur.” (Arifler Yolunun Edepleri, 98)
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 28) ayet-i kerimesi bu gerçeğe işarettir.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurur: “Allah’ı sev ki O da seni sevsin. Allah’ı seversen, O’nu her zaman yanında bulursun. Bir şey isteyecek olursan Allah’tan iste. Yardıma ihtiyacın varsa O’na başvur. Şunu bil ki insanlar bir araya gelip sana fayda vermeye çalışsa ancak Allah’ın senin hakkında yazdığı kadarını yapabilirler. Zarar vermeye kalkışsalar, yine Allah’ın senin aleyhine yazdığından başkasını veremezler…"
Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Hakk’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak, geçici bir hevestirMEVLANA
Eğer sen benlikden kurtulur, benliğini yok edersen,benliksiz olursan O'na kavuşursun; o zaman sen bir dertken, deva olursun da bütün yaralara merhem kesilirsin. Mevlana - Divan-ı Kebir – 17

Sana sarılarak ağlamaya ne çok ihtiyacım var ANNE!

Sana sarılarak ağlamaya ne çok ihtiyacım var ANNE!

Ben annemin nasırlı elleriyle dokunduğu, alnından boncuk boncuk terlerin döküldüğü ve toprağı sulayarak yeşerttiği buğday başaklarından taş fırınlarda pişirdiği mis gibi kokan ekmeği özledim. Akşamları eve geldiğinde tüm yorgunluğuna rağmen Halil İbrahim sofrasının bereketini özledim. Milenyum çağında dijital bir anneyi değil. Artık kısa mesajla kutlanan anneler gününü değil, elleri tarlada çalışarak çatlamış nasırlaşmış elleri öpmeyi özledim. Tütün ve pamuk tarlalarında çalışarak rızk peşinde koşan ve bir kuru lokma ile bir bardak suyu katık edip hiç şikâyet etmeden şükreden o eski günlerdeki anneleri özledim.

Siyah saçlarımın terk ettiği yıllarımdan geriye, bir sen kaldın birde ben anne. Seni ancak anne olup çocuklarım büyüdüğünde ve beni kenara yittiklerinde anladım. Göz kapaklarımın altı boşalmış, belim benzim solmaya başladığında seni daha iyi anladım.

Benim gibi kor ateşlerde yanan pırıl pırıl bir çeliğe su vererek hayat kaynağı, her susadığımda yaralı dudaklarımla içerek hayat bulduğum Kevser-i cennetsin. Ne zaman ki yalnızlığımla baş başa kalsam o an ak güvercinler gibi kanatlarınla başıma kondun. Öyle olmasaydı ruhumun karanlığı hiç aydınlanır mıydı? Senin ışığın değil, gölgen bile ruhumun pervanelerini yakmaya ve aydınlatmaya yeter. Şimdi seni daha iyi anlıyorum. Ne zormuş anne olmak! Ne zormuş susarak bütün gülümseyişlerle mutluluk dağıtmak. Ben senin gibi susamıyorum. Öfkelerde boğuluyorum ANNE!

Ey nazını çekemediğim çileli anam. Ey nazımı çeken ve gözleri yollarımda olan annem! Ey güller gibi ince, melekler kadar saf, masum ve gökler kadar da derin yürekli olanım, kâinat senin nazını çekerken ben nazını çekemedim. Sen her duygu kancalarının ucu ciğerinde, sevgi cevherinin gerdanlığını boynunda yaşayan canım ANNEM! Sen öyle bir ulu çınarsın ki, senin köklerin, şefkat, merhamet ve vefadır. Sen samimiyet ağıyla bizleri sararak kuşatansın, koruyansın. Sen saraysız, taçsız bir sultansın!

Sen bizim hayat cevherimizsin…

Sen ruhumuzun karanlıklarına açılan penceresin…

Gece gibi çirkin olan her şeyimizi örten, iyi olan her şeyimizi aydınlatan ayyüzlüsün…

Suya muhtaç ve inleyen çöl gibiyim ve sana muhtacım…

Şimdi sarılsak ağlasak ve gözlerimizden yaşlar bulutlardan boşalan yağmurlar gibi boşalsa…

Ve bir ferahlık düşse şu kalbimize, gönlümüze…

Sana sarılarak ağlamaya ne çok ihtiyacım var ANNE!

Anneler…

Simaları cennetteki hurilerin yüzleri kadar uhrevi, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübarek zemzemle yıkanmış ve misk kokan güller gibi o kadar imrendirici, o kadar sevindirici ve büyüleyici. Biz hemen her zaman, her nefeste, her kalp atışında onların dört iklim gecelerinde ayrı bir edada, gündüzleri de başka esintiler duyar ve gönüllerimiz, göklerin merhametinin, şefkatinin ve sessiz bir gemi şiirinin döküldüğünü hissederiz. Kim bilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsunlu çehrelerinde ve efsunlu gözlerinde kökü sonsuzlukta engin bir rahmet deryasının, tebessüm ve terennümüyle iç içe parıldadığını hissetmiş kendimizi kaç defa onların kucaklarına atmak istemişizdir. Her gün gelip kaç kez mezar taşımızı kucakladığını mezar taşarlına sormak lazım! Gözlerinden yağmur gibi boşanan o ahuzar yaşlara sor bir kere. Neden güllerin kan kırmızı olduğunu bir kerede gözyaşlarına sor? Her gülün renginde bir annenin gözyaşı vardır…

Kimbilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış kalbimizi, duygularımızı, hislerimizi, onların dudaklarından süzülen esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza uçup huzurla başımızı yastığa koymuşuzdur. Ve şefkatli, nasırlı elleriyle dokunarak bizi bir masal tadında uyutmuşlardır hep.

Anneler…

Bizi daha rahmine düşer düşmez saran, kucaklayan, öpüp öpüp koklayan, öfkelerimizde yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren , açlığımızı-tokluğumuzu içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz için insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan bize, vücudumuzdaki her sızıda merhem olan, ufkumuzun her daim aydın olması için kalem-kağıt olan, ilk okumayı öğreten, hayatın her rengini tanımayı öğreten-gösteren ve hiçbir elemini beli etmeyen, biz uyuduğumuzda bile dua eden ve bizim için Rabbimize yakaran, bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye bile girmeyen bir varlık var, tek ve yegane varlık…

İşte o bizim anamız, annemiz, başımızın tacı, taçsız sultanımız biricik annelerimiz…

Onlar sessiz gemi misali hayatımızın her aşamasına demirlemişlerdi…

Dün, bugün ve yarın da hayatımızın mavi denizlerine demirleyen sessiz gemileri…

Şimdi anladım ki ben hala senin nazarında büyümeyen bir çocuğum…

Ve ben hala senin o nasırlı ellerinin dokunuşuna muhtacım…

Yüreğim ve kalbim senin şefkatine ve merhametine hala o ilk rahmine düştüğüm gibi muhtaç…

Ayağına geleyim, eğilsin başım önünde…

Ve okşa saçlarımı ve dudaklarında dökülsün muhtaç olduğum dualar…

Birgün değil hergün anneler günü olması dileğiyle…

Yitik Mavi–13.05.2012

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 16

Giriş Menü

             | 

Anket

Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
 

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün390
mod_vvisit_counterDün957
mod_vvisit_counterBu Hafta1347
mod_vvisit_counterGeçen Hafta5532
mod_vvisit_counterBu Ay17077
mod_vvisit_counterGeçen Ay19768
mod_vvisit_counterToplam225818

Yazarlar

Psikolog Gülten İkizoğlu
Psikolog Gülten İkizoğlu
ERCAN GÜMÜŞ
ERCAN GÜMÜŞ

Seçme Yazılar

Resim
İnsan olmak kolay değil
İnsan olmak kolay değil Kuyuya düşen leşi çıkarmadan kuyuyu temizlemeniz mümkün olamaz. Bu durumda...
Resim
Allah sevgisinin alâmeti nedir?
Allah sevgisinin alâmeti nedir?Allah sevgisinin alâmetlerinden birisi, devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı...

Günün Sözü

Dünyayı arayıp ahireti bulanı hiç görmedik. Ama ahireti arayıp dünyayı bulanı gördük.
Ebû Said Hasan Basrî -
Şu anda 20 ziyaretçi çevrimiçi