GÖKYÜZÜNE ATEŞLE YAZI YAZMAK
Galip ÇAĞ (1)
Ramazan ayının hususiyetleriyle farklı bir şekilde öne çıkması ve Müslümanlar için ehemmiyetli olması İslam şehirlerinde birtakım değişiklilerin yapılmasına sebep olmuştur. Özellikle şehir siluetlerinin farklı ışıklandırma teknikleri ile belirgin hâle getirilmesi, bu değişimin şekli kısmını oluşturmuştur. Bu manada zaman zaman Osmanlı ülkesini ziyaret eden seyyahların şehirler ile alakalı gözlemleri bilhassa Ramazan aylarında farklı bir boyut kazanmaktadır.
Ramazan ayı boyunca gündüzleri oruçlu geçiren şehir halkı için Ramazan gecelerinin farklı bir manası vardır. Orucun açıldığı iftar vaktinden itibaren camilerin minarelerinde yanan kandiller şehir görüntüsün önemli bir değişime sebep olmuş ve bu değişim özellikle yabancı seyyahların gözünde bir şölene dönüşmüştür. 1554 ile 1562 yılları arasında Osmanlı topraklarında Avusturya sefiri olarak kalan Ogier Ghiselin de Busbecq bu kandil geleneğinin kış günlerinin bulutlu gökyüzünde iftar vaktinin tespitinin zor olmasından dolayı geliştirildiğini ifade etmektedir.(2) 31 Mart 1853'ten itibaren Doğuya gerçekleştirdiği 12 aylık seyahatinin Osmanlı topraklarına ait kısmını elde edebildiğimiz George William Frederick Howard (3) bu ışık yoğunluğunu daha edebî bir şekilde ifade etmiştir:
"Gözlerimiz bir süte Ramazan ayı sebebi ile ışıl ışıl yanan minarelere, -bu dik tepe yanındaki Bursa üzerinde- kaldı."(4) Howard'in bilhassa İstanbul ile alakalı değerlendirmeleri bu manada önemli birer kaynak niteliğindedir;
"Bayram gecelerinde Haliç'te fener alayları düzenlenir. Padişah saltanat kayığı ile gelir, gemiler ışıl ışıldır. Kıyıda kırmızı ve mavi ışıklar parıldar. Her yer gündüz gibi aydınlıktır."(5)
1853 yılının Ramazanında Osmanlı ülkesinde seyahatlerine devam eden Howard, bayrama bir iki gün kala Çamlıca Tepesi'nde yediği bir akşam yemeği ile alakalı izlenimlerini aktarırken Ramazan ayında İstanbul'un geçirdiği değişimi şöyle anlatmaktadır:
"Yemekler nefisti, ancak altımızdaki manzara dünyanın diğer hiçbir yeri ile mukayese edilemeyecek kadar nefis..."(6)
1853 yılında Ramazan ayının haziran ve temmuz aylarına gelmesi ile bilhassa açık gökyüzünün bu ışık oyunları ile çok daha hoş bir siluet oluşturduğu bir gerçektir. Howard bunu şu şekilde ifade etmektedir:
"Muhteşem şehir her ziyaretimizde daha da güzelleşiyor, dört bir yandan yükselen kubbeler ve ince minareler, bu gün mavi boşlukta nasıl da yıkıyorlar kendilerini..."(7) Burada kandillerin minarelerde kullanımının yanında bu aya mahsus olarak hazırlanan ve bu ayın karakteristik bir unsuru olarak kabul edilen mahyalar ayrı bir hususiyete sahiptir. Teknik olarak iki minare arasına çekilen teller ve ışıklandırma sistemi ile bazı güzel sözler ayetler ya da dinî ifadelerin Ramazan ayı boyunca insanların seyrine sunulması olarak ifade edilebilecek olan mahya uygulaması hem kelime manası hem de Osmanlı Devletinde uygulama şekilleri ile farklı manaları ihtiva etmiştir.
Aslen Farsça bir kelime olan mahya; ay anlamındaki "mah" keli meşine -ya eki getirilerek Ramazana ithafen "aylık" manasına gelen "mahya" hâlini almıştır. Kelimenin doğru yazılışı "mahiye" olmakla birlikte zamanla bozulma geçirmiş ve mahya şeklinde söylenir olmuştur. Kelimeyi tek başına "mahya" olarak değil de yapılan işi ifade etmek için "mahya kurmak" şeklinde kullanmak daha doğru bir uygulama olacaktır.
Mahya kurmanın hangi tarihte ve ne amaçla başladığına dair birçok değerlendirme mevcuttur, ilk kez I. Ahmet zamanında (1603-1617) Kı tih Camii Müezzini Hattat Hafız Ahmed Kefevi tarafından Sultamh met Camii'ne kurulduğu zannedilen mahyanın, Atâ Tarihi'nden yol çıkarak II. Selim zamanında kurulduğunu iddia eden kaynaklar da mevcuttur.(8) Bu uygulamanın başlangıcı ile alakalı net bir bilgi bulunmamakla beraber 1723 tarihinde birden fazla minaresi bulunan minarelere mahya kurulması, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından zorunlu hâle getirilmiştir.(9) Bu uygulama zamanla camilerin dışında açık havada uygun yerlerde de yayılmaya başlamıştır. Hatta büyük camilerin birer tane mahya ustası bulundurmaları adetten sayılmıştır.(10)
Mahyacılar zaman zaman yeni mahya motifleri geliştirebilmek için gizliden gizliye birbirleri ile yarışırlar ve mahyalarını birbirlerine göstermezlermiş.(11) Cumhuriyetin ilanından sonrada bu uygulama devam ede gelmiş, ancak özellikle elektriğin yaygınlaşması ile mahyacılığın elektrikçilerin mesleği hâline gelmesi klasik manada mahyacılığın tarihe karışmasına sebep olmuştur.
Osmanlı devletinde mahyalar genellikle Ayasofya, Sultanahmet, Fatih, Şehzadebaşı, Süleymaniye ve Yeni Cami'de kurulurdu. Bu devirde önemli mahyacılardan ikisi, Fatih Camii Müezzini Hattat Hafız Ahmet Kefevi (17.yy) ve Emirganlı Abdüllatif Efendi (öl. 1877)'dir.(12)
Mahyalarda genel manada; "Safa Geldin Ey Ramazan", "Merhaba Ya şehr-i Ramazan", "Bismillahirrahmanirrahim", "Elveda Ya Şehr-i Ramazan", "Ya Allah", "Ya Muhammed", gibi ifadeler yazılmakla beraber, zaman zaman içtimai içerikli mesajlarda mahyalar vesilesi ile halka iletilmiştir. Örneğin I. Dünya Savaşı yıllarında "Hübb ül Vatan Min El-İman (Vatan sevgisi imandan gelir)", "Hilal-i Ahmer'i Unutma" gibi ifadeler görülmüştür.(13)
Osmanlı Devleti'nin son üç yüzyılını değerlendiren Alan Palmer, Fransız elçisinin ağzından naklettiği cümlelerde bugün büyük oranda unutulmuş mahya geleneğinin belki de en orijinal tasvirini gerçekleştirmiştir. Zira ilk uygulama dönemlerinde kullanılan kandillerin muhteviyatı da bu tasviri doğrular niteliktedir:
"Bir gece Pera (Beyoğlu) Tepesi'nden İstanbul tarafına doğru bakan Villeneuve,(14) cami kubbelerinin ateş parıltıları arasından görünüşüne hayran olmuştu. Gözle görülmez bir mekanizma sayesinde minareler arasına gerilen ipler Kur'an'dan ayetleri gökyüzüne sanki ateşle yazmıştı."15
Bilhassa Batı'da görülmesi mümkün olmayan mahya ve kandil kullanımı gibi uygulamalar bu manada yabancı seyyahların dikkatini çekmiş ve eserlerinde farklı üsluplarla yer almıştır. Bugün özellikle minarelerin yapılarına zarar verdiği için pek çok yerde kurulmasına izin verilemeyen mahyaların yakın dönemlere kadar farklı gayeler ile hazırlanarak minareler arasına kurulması ve bu işi icra edenlerin meslek grubu olarak kabul edilmesi, mahyalar ve mahyacıların geçmişimizde önemli bir kültür unsuru olduğunu doğrulamaktadır. Özellikle elektriğin ve ışığın günümüzdeki şekli ile kullanılamadığı dönemlerde şehrin karanlık görüntüsüne kandiller ve mahyalar ile kazandırılan zengin görünüm yukarıda misallerini vermeye çalıştığımız şekli ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Bugün mahyalar çok fazla yaygın olmamakla beraber kandil uygulaması hâlen devam etmektedir.
Faydalanılan Kaynaklar:
1)Tarihçi-yazar
2)Ogier Ghiselin de Busbecq, Türkiye'yi Böyle Gördüm, Haz. Aysel Kurutluoğlu, Tarihsiz, s. 147.
3) Eserinin tamamının adı, "Diary in Greek and Turkish Water" olup, 1854 yılında Londra'da yayınlanmıştır.
4) George William Frederick Howard, Türk Sularında Seyahat, Çev: Ş. Serdar Türet, İstanbul 1978, s. 28.
5) Howard, a.g.e., 32.
6) Howard, a.g.e., 56.
7) Howard, a.g.e., 56.
8) Büyük Larousse, Mahya mad., C. 15, Milliyet yay., s. 7679. "
9) Büyük Larousse, Mahya mad., s. 7679.
10) Yeni Türk Ansiklopedisi, Mahya mad., C.6, Ötüken Yay.,İstabul 1985, s. 2139.
11))Necdet Sakaoğlu, Ramazanın İstanbul'daki Dört Asırlık Işığı "Mahya", Skyline, 01/99
[1]2)Büyük Larousse, Mahyacı mad., C. 15, Milliyet yay., s. 7679.
[1]3)Büyük Larousse, Mahya mad., s. 7679.
I4)1718 yılında İstanbul'a gelen Fransız sefiri Louis de Villencuve'nin eşi.
15) Alan Palmer, Son Üç Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu, Çev. Belkıs Ç. Dişbulak, İş sı Kültür Yay., İstanbul, 1992, s.49.
Tarihte Ramazan-Ertuğrul Tarık KARA
| < Önceki |
|---|


















