
Gürbüz Azak
(GAZETECİ, RESSAM, ŞAİR, yazar, grafıker Gürbüz Azak 1938 yılında Denizli'nin Acıpayam İlçesinde dünyaya geldi. Denizli Lisesi'ni bitirdikten sonra Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Mimarlık Bölümü'nde okudu.
1961 yılında Hür Vatan gazetesinde grafiker olarak başladı. Yeni İstanbul, Bab-ı Ali'de Sabah, Yeni Asya, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde çalıştı.
Evli ve iki çocuk babası olan Azak, Türk çizgi romancılığının en özgün karakterlerinden Deli Balta'nın yazarı ve çizeridir Gürbüz Azak, 40 yılını basına adamış sanatkâr bir gazeteci 40 yıl içinde Öyle olaylara şahit olmuş, öyle hâdiseler yaşamış ki her biri okuru ya derin derin düşündürüyor, ya yüreğini yakıp ciğerini dağlıyor ya da kahkahalarla güldürüyor
"Dünyayı hâlâ ölüler yönetiyor”
Nineli dedeli büyüyen çocuklar daha erken olgunlaşıyor. Hayata daha farklı, ciddi ve seviyeli bakabiliyor. Yok yere kızmamayı, sebepsiz sevinmemeyi öğreniyorlar. 0 yüzden, büyük aile, çocuklar üzerinde tıpkı okul gibi etkisi olan müthiş bir beraberlik."
Sizi çocukluk anılarınıza götürmek istesek hangi cümleleri sıralarsınız? Aile ikliminde etkilendiğiniz noktalar, oynadığınız oyunlar konusunda neler dersiniz? Daha gürbüz olmamış küçük Gürbüz neleri paylaşır bizlerle o döneme ait?
Çocukluğum 1940’lı yıllara rastlıyor. Doğduğum ilçe Acıpayam. Etrafı dağlarla çevrili geniş bir ova. Suları temiz, havası solunacak kadar albenili. İkinci Dünya Savaşı zamanına denk gelen o yıllarda bütün ülkede olduğu gibi Acıpayam'da da kıtlığa rastlıyoruz. Fakat her ailenin ufak da olsa bir bahçesi bulunuyordu. Biberi, domatesi, patlıcanı, fasulyesi kendi tarlasından, bahçesinden alınıyor; yine her ailenin kendisine ait inekleri et, süt yağ ihtiyacını gideriyordu. Fakat verem ve sıtma salgınları durmak bilmiyordu. O yokluk ve kıtlık dönemlerinde sıtmaya, vereme yakalanan arkadaşların tek tek göçtüğünü hatırlıyorum. İlk ve ortaokulda kaybettiğim can dostlarım vardır.
Acıpayam'ın bir özelliği de okumaya karşı olan merakıdır. Halk ne yapar eder çocuklarını kız erkek demeden okuturlardı. Ve lise olmadığı için ortaokul bitiminde ya Afyon'a ya Denizli'ye göçülürdü. Biz ortaokul bitimi ailece Denizli'ye göçtük. Liseyi orada tamamladım.
Çocukluğumda oyuncaklarımız şimdiki gibi bol değildi. Bir nevî oyuncaksız bir çocukluk geçirdik. Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Çemberimiz, kazıklarımız, çelikçomaklarımız olurdu. Yine de şikâyetçi değildik. Kapalı ekonomi ve nispeten kapalı coğrafya, halkı birbirine kaynaştırıyordu. Çok sevimli ve abidevi bir hükümet ve adliye binası olmasına rağmen o mekânlar genellikle boş kalırdı.
Hırsızlık görülmez, cinayet işlenmez, haksızlık yapılmazdı. Sanıyorum o devirlerde bize gelen yargıçlar en rahat dönemlerini yaşamışlardı.
Şimdiki oyuncaklar biraz daha sanat veya çocuklar sanal iklimde farklı oyunlarla meşgul oluyor. Çocukluğunuza torunlarınızın zamanından baktığınız zaman neler söyleyeceksiniz?
Biz büyük aile içinde yetişiyorduk. Nineli dedeli büyüyen çocuklar daha erken olgunlaşıyorlar. Hayata daha farklı, ciddi ve seviyeli bakabiliyor. Yok yere kızmamayı, sebepsiz sevinmemeyi öğreniyor. O yüzden, büyük aile dediğim o analı babalı ve nineli dedeli beraberlik çocuklar üzerinde tıpkı okul gibi etkisi olan müthiş bir birliktelik.
Şimdiki çocuklar bu imkânlardan biraz uzakta kalıyorlar. Oyuncaklarımızı kendimiz yapıyorduk. Onun yararı da vardı. Biz düşünmeye, hayal kurmaya, hesaplamaya fırsatlar bulabiliyorduk. Benim o dönemdeki arkadaşlarımın hemen hemen tamamı yüksek bürokrat oldular.
Zehra ve İbrahim. Anneniz ve babanız. Onlar neyle meşguldüler?
Babam dülger idi. Bir nevi küçük çapta müteahhitti. Annem ev kadınıydı, ilkokulu üçe kadar okumuş. O dönemde üçe kadar okumak vardı. Ninem okuyup yazamıyordu. Babam okuryazardı. Şiirler kaleme alırdı. Resimle irtibatı da vardı. Sanıyorum ufacık kabiliyetlerim varsa babamdan intikal etmiş olmalı.
Nineniz bildiğim kadarıyla sizin üzerinizde çok ciddi emeği olan birisi. Size görgü kurallarından tutun da birçok şeyi veren insan.
Ninem irfan sahibi idi. O dönemin bütün yaşlı kadınları gibi. Durmuş oturmuş, sözü dinlenen, hayatı örnek alınan kesimden idi. Zaman zaman tehditleri olurdu. Beni tipik bir erkek olarak yetiştirmek isterdi. Bahçede yılan görürdü söz gelimi. Seslenirdi, "Gürbüz! Gel şu yılanı öldür!" Ben korka korka giderdim. "Nine sen öldürsen olmaz mı?" "Yok, sen öldüreceksin" derdi. Ve inanır mısınız, ben yılanları öldürmeye kıyamazdım. Başucuna dikilir, elimdeki kocaman taşı yanlış yere atardım. Ninem bir Çanakkale şehidinin hanımı. O sebeple mahallede saygı görürdü. Danışılan bir ihtiyardı, Adeta bir kanaat önderiydi.
Gürbüz isminin fiziki yapınıza katkı sağladığını sizi tanıyanlar, fotoğraflarınızdan görenler bilirler. Ruhsal yapınıza katkı sağladı mı? Gürbüz deyince zihnimizde kırabilen bir insan canlanıyor. Yılan öldüremeyen aslında gürbüz değildir, ne dersiniz?
Bizim geleneğimiz elbette Osmanlı'ya dayanıyor. Osmanlı tek tarifli bir merhamet medeniyetidir. Çocuklara, kuşlara, yalnızlara, kimsesizlere hatta bütün yaratılmışlara karşı merhamet üzere çalışırlar, merhamet duyarlar. O merhametin bizim nesle kadar ulaştığı kanaatindeyim. İşte o ismimle müsemma olmamam sanıyorum merhamete yatkınlığımdan olsa gerek.
Eğitim aldığınız yıllarda size katkısı olan öğretmenlerinizi anlatır mısınız, nasıl eğitim verirlerdi?
Ortaokula başladığım gün ilk ders Türkçe idi. Tabi hepimiz kitaplarımızı almışız. Sıralarımıza oturduk. Türkçe hocamız geldi. Kazım Genç isimli sevimli bir öğretmendi. Kürsüye oturdu ve bize dönüp "Hoş geldiniz çocuklar" dedikten sonra, "Herkes Türkçe kitabı aldı mı?" diye sordu. Biz kırk küsur kişi, "Aldık öğretmenim" diye bağırdık. İlave etti, "Bir daha o kitabı getirmeyin. Türkçe'yi Türkçe kitabından öğrenemeyiz" dedi.
Şaşırdık. "Peki öğretmenim ne yapacağız?" dedik biz de. "Her cumartesi aranızda onar kuruş toplayacaksınız, Şu arkadaşınıza vere¬ceksiniz. O üç gazete alacak ikişer adet. Gazeteleri tersli yüzlü koridora asacak. Ve siz bütün köşe yazılarım ve baş makaleleri okuyacaksınız" dedi.
Hemen o hafta gazeteler alındı ve biz teneffüslerde üç yıl boyunca ortaokul bitene kadar köşe yazılarını, makaleleri, yazarlar arası polemikleri takip ettik. Sonra biz de gazete çıkardık. Benim gazetemin adı "karabiber" idi. Ve bu arkadaşlarımızın çıkardığı gazeteler arasında da tatlı polemikler yaşanıyordu. Bir teneffüste cevap yazılıp asılıyor, Öbür teneffüste de biz ona cevap yazmak zorunda kalıyorduk.
İnanır mısınız çocukluğumuzu yaşayamadık. Birdirbir oynayamadık, teneffüslerde koşamadık. Ama bir şeyler farklılaştı. Biz diğer akranlarımız arasında üç adım öteye geçtiğimizi fark ettik.
Güzel Sanatlar Akademisi'nin Mimarlık Bölümü'nde okudunuz. Galiba İstanbul'a da o vesileyle gelmiştiniz. Liseli yıllarda iken başınızdan geçen bir olayı anlattığınız "Besim Bey'in Kuşları" adlı bir eseriniz var. O hadise gerçekten yasandı mı?
Evet, Besim Bey 1.90 cm boyunda 100 kiloyu aşan gövdesiyle heybetli bir hoca idi. Resim dersinden kimseye zayıf vermez ve kimseyi sınıfta bırakmazdı. İri gövdesine rağmen çok yufka yürekliydi. Kimseyi kırmayı beceremezdi. Öğrencileriyle dost gibi geçinirdi.
Bir gün bizi evine davet etti. İki katlı bahçe içinde babadan kalma müstakil bir evi vardı. Üst kata çıktık genişçe bîr salon ve salonun içinde 70–80 kafes. Kapakları açık ve salonda cıvıldaşan çok sayıda kuş var. Kanarya. Biz içeri girdik. Kuşlara bağırdı:
"Utanmıyor musunuz, misafirimiz gelmiş. Bunca gürültüyü ne için yapıyorsunuz? Susun bakayım!" dedi. Kuşlar kafeslerine girdiler ve beklemeye başladılar. O sıra parmağını hafifçe yukarı kaldırdı, bir kuşu çağırdı. Kuş "pıırr" diye uçtu ve hocanın sağ işaret parmağına kondu. Ve karşılıklı konuştu]ar 0 sıra güldüm. Garjp bir konuşmaydı bu. Bana dedi ki:
"Gürbüz gülme, bu kuş yapayalnız, Benden başka arkadaşı yok." "Niye?" dedim. "Bacağının birisi kırıldı. O sebeple diğer kuşlar bunu dost edinmediler. Bir tek ben varım" dedi. Bu hoca ben İstanbul’a giderken bir mektup hazırlamış "Allahaısmarladık" de¬diğimde o mektubu elime uzattı. "Bunu Güzel Sanatlar Akademisi müdürüne ver. Sen ezilip arada kaynamayasın" dedi. "Peki, hocam" dedim. Elini öpüp ayrıldım, İstanbul'a geldim. Akademi imtihanlarına girdim. 2.700 kişi arasından 37 kişi imtihanı kazandık ve dersler başladı. Kazandık¬tan sonra mektubu alıp müdüre götürdüm. Müdür bey rahmetli Asım Mutlu, Yanında Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Nurullah Berk hocalar duruyor.
Mektubu okudu ve "Bunu neden imtihandan evvel getirmedin?" dedi. "Gerek yoktu efendim, şimdi getiriyorum hocamın selamlarıyla birlikte" dedim. "İşte Besim Hoca'nın talebesi böyle olur" dedi.
İşte o sıralarda Veznecilerde bir yurtta kalıyordum. Yurda gel¬dim, akşamüzeri elime bir mektup tutuşturdular. Denizli'den bir arkadaşım göndermiş. Mektubu açtım, okumaya başladım ve so¬nunda istemeyerek ağladım. Arkadaşım şaşırarak, "Mektuba ağlanır mı? Ver bir de ben okuyayım" dedi ve o da ağladı. Mektup şöyle bitiyordu:
"Gürbüz, Besim Hoca vefat etti. Biz talebeleri evine gittik. Küçük bir odada seccade üzerinde tam secdeye varmışken kalp sektesinden vefat etmiş. Fakat enteresandır, bir ayağı kopuk bir kuş şahadet parmağı üzerinde cıvıldaşıp duruyordu" dediler. O dışarıdaki soğuk içime işledi. Hâlâ unutamam. Allah rahmet eylesin.
Akademi’deki hocalarınız arasında size en çok kim tesir etmişti?
Rahmetli Bedri Rahmi Eyüboğlu Hocam.,. Yaklaşık yedi sekiz öğrencisiyle salonda konuşurken ben yaklaştım, damdan düşer gibi; "Hocam güzel resim nedir?" dedim. "Sen gel benimle" dedi. Odasına çağırdı ve dedi ki: "Bak Gürbüz, bir resim sergisine gittin, duvarlarda asılı kırk tablo duruyor. Her tablonun önünde birer dakika durdun. Baktın, baktın, baktın geçtin. Kırkını da seyretmiş oldun ve merdivenlerden iniyorsun. O tablolardan biri seninle birlikte iner. İşte o güzeldir. O senin güzelindir."
İlkyazınızı nerede yayımlamıştınız?
İlkyazım 19'70'li yılarda Yeni Asya gazetesinde yayımlandı. Ama tek imzam yoktu. Nedim Gürbüz, Ali Sağıroğlu, Oğuz Aka¬lan imzalarını kullanıyordum. Müstear isim olarak kullanıyor¬dum. Sonra o Nedim Gürbüz İsmiyle üç kitap yayımlandı. "Dost¬lara Mektup", "Anadolu Cayır Cayır" ve "Reis Ne Almış" adlı üç kitap.
Niye farklı isimler kullanıyordunuz?
İki sebebi var. Ressam olarak tanınmışken, "Yazarlığa nereden heves etti?" denilmesin diye böyle bir müstear kullanılıyordu. İkincisi de, gazetelerde bol yazarımız yoktu. Bizler iki üç dört isimle yazmak durumunda kalırdık. Ve bu alıştırmalar son derece yararlı oldu. Üç dört sene sonra üslup sahibi olmayı başardık.
"Her insan ölecek yaştadır" diyorsunuz Zafer dergisindeki bîr yazınızda. Ayrıca sizin "Dünyayı ölüler yönetiyor" diye bir teziniz var. Öyle mi gerçekten?
Birden fark ettim, yıllar önce biz, kendisini aydın sayanlar dünyayı şekillendiriyor zannederdik. Değil, hâlâ yeryüzünü yönetenler arasında Konfüçyüs var, Mao var, Hz Muhammed var. Hâlâ yol göstericiler arasında Yunus Emre var. Hâlâ Pir Sultan var, hâlâ Kanuni Sultan Süleyman var. Biz onların sadece takipçisiyiz. Dünyayı hâlâ ölüler yönetiyor. Değişik kültürlerin değişik Öncüleri var. Amerika'yı Abraham Lincoln ya da George Washington yönetmiyor diyemeyiz. Lincoln yönetiyor. George Bush yönetmiyor.
Sizce bir eser nasıl olmalı?
Radikal düşünmek lazım. Bilineni, görüleni, duyulanı uzakta tutmak şart. Sanatçı, düşünce adamı ve yazar, yenilenmek zorunda. Şaşırtmalı, sürpriz yapmalı ve iddiaları olmalı, istikamet sahi¬bi olmalı. îstikametsiz ve statik yazarlar yarına kalamaz. Mutlaka yepyeni şeyler söylemek lazım. Söylemiyorsa bilineni yeni bir üslupla kaleme almak lazım, çizmek lazım, bestelemek lazım.
Yoksa dünde mi kalıyoruz?
Dünde kalıyoruz, Daha ziyade süratimiz eksik. Yorgunluğa kapılı veriyoruz. Hâlbuki sanatkârın, düşünce adamının yorulması yasaktır. Ben bir yazıyı yazdığımda yedi kere gözden geçiririm. Önce mantık olarak bakarım hata yapmış mıyım diye. Sonra gramer olarak, sonra cümleler arasında akrabalık kurabildim mi ona bakarım. Derken estetiğine gözüm takılır. En sonunda yeni bir şey söyleyebilmiş miyim diye bakarım. Ve kendime sorarım, ben bugün bundan iyisini yazabilir miydim? İçimdeki ses "evet yazabilirdin" diyorsa yırtar atar, tekrar yazmaya başlarım.
Sanatkârın, düşünen kişinin, diyeceği olan karakterlerin yorgunluğa yüz vermemesi lazım. Yorgunluk tehlikelidir. Sanatın her dalında önce temel millî olacak. Benim insanım, benim kültürüm, benim yüksek kültürüm göze alınacak, o işlenecek.
Söz gelimi küçük bir misal: Batılı sayarken parmaklarını açarak sayar Boks karşılaşmalarında fark etmişsinizdir. Hakem kaldırır sağ elini başparmağını uzatır. Sonra işaret parmağını uzatır. Beş parmağını açarak sayar. Biz açılmış parmağı kapayarak sayarız, Küçük parmaktan başlari2 bir sonra yüzük parmağını kapatırız iki sonra orta parmak “üç, dört, beş” deriz. Sayı saymamız bile farklıdır. Bu da değil. Düşünmemiz, hadiseler karşısında takındığımız tavırlar farklıdır.
Hocam, bu güzel sohbetiniz ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.
Sizinle sohbet etmek benim için bir zevkti.
MİHMANDAR-Abdullah ARIDORU